2. mektup
Dilimizin perişan hali
Kardeşim,
Daha önceleri de yazdım ya, uzun mukaddeme ve tekerlemeye girişmeden hemen haber vereyim: Belki de başka işlerinden vakit bulup meşgul olamıyorsun; dilimiz, solist namzetleri, hatta tanınmış sanatkârlarımızdan bir kısmının ağzında perişan olmaktadır. Onların bu işte büyük bir sun-ı taksirleri (hatalı davranış) olduğunu zannetmiyorum. Bir kısım solistler, bu meslekten ekmek yedikleri, sade ekmek yemek mi ya, servet sahibi oldukları ve musiki hocalarına, meşkçilere, müzik eserlerine bir hayli para ve emek yatırdıkları halde edebiyat bilgisine, Türkçe’ye, güftelerin manasını çözmeye şahsen alâka göstermiyorlar. Bu sebeple belki de muaheze edilebilirler. Fakat onları yarım bilgilerle, yanlış güftelerle radyo mikrofonuna çıkarmak, manalarını anlamadıkları eserleri okutmak, dilimizi tezlil etmelerine (hor görme) göz yummak, radyolarımız için affı caiz ve mümkün olmayan şeylerdir. Ben şahsen her gün, bilhassa değil, tesadüfle dinlediğim Türk müziği seanslarında her solistin ya güfte, ya kelime yanlışı yapmak, ya fonetik bakımından hatalı okumak gibi bir veya iki potunu tespit edebiliyorum.
Biliyorsun ki kardeşim, Türkiye’de bir çok besteci edebiyattan vazgeçtik, umumi kültürden dahi mahrum kimselerdir. Yanlışın başı çok zaman onlardan başlıyor, solistlere kadar sirayet ediyor. Bestecide asgari bir Dîvan edebiyatı bilgisi ve muhakkak aruz vezninin hususiyetlerini tanımak vasfı mevcut olmalıdır. Şarkı demek, musikimizin sözlü olan kısmı demek olduğuna göre Türkçe’mizi kendilerinden, en güzel örnekleriyle dinleyecek olduklarımız, ses sanatkârlarımız olmalı değil midir? Halbuki başta Zeki Müren olmak üzere Münir, Dr. Yavaşça ve Safiye Ayla‘dan gayrı, okudukları şarkıların sözlerini bütün fonetik haklarına riayet ederek tam bir artikülâsyon içinde icra eden kimseye rastlayamayız.
Adam kalkmış, bir Dîvan yazmış. Bir de bakıyoruz ki onun bir şiiri, bir veya bir kaç kelimesi, bazen bütün bir mısraı bozulmak suretiyle şarkı haline getirilmiş ve okunmaktadır. “Güftecisinin, yani şairinin ismini anons etmeye bile tenezzül etmeyen bir zihniyetten, metnin aslına hürmet beklenemez” denebilir ama, ben hakikati senin uyanık ve zeki idrakine ulaştırınca çare ve tedbirlere tevessül edeceğine hâlâ inanıyorum. Meselâ ben diyorum ki, yahu; “Esti nesim-i nevbahar açıldı güller suph-dem” olacaktır. Bunu şairinden ispat ediyorum. İkaz ediyorum, “suph” diye uzatılarak okunacak diyorum; yine “suphi dem” diye okuyorlar. Halbuki “Suph-dem”le “Suphi bey” arasında ne derin farklar olduğunu bilenler bilir. Ben dedim ki, “Bakmıyor çeşm-i siyah” değil, “Bakmıyor çeşm-i siyeh” olacak. Çünkü aksi taktirde bir Acem “Bakmıyor çeşm-i sarı”nın da doğru bir ifade kabul -bir Türkçeleşmiş kelime terkip olabileceğine göre- edilmesi mümkündür. Yine hatada ısrar ediliyor: “Efendim, siyeh madem ki siyah olmuş, Türkçeleşmiştir; öyle kalsın.” diyen resmî ukalâlar bile karşıma çıktı. Mezarda yatan şairine rağmen böyle bir değişme yapılamaz ama, haydi Türkçeleşmiş olmayı kabullendik diyelim, o taktirde ne diye arkasından “feryada” demek lâzımken “feryâde” diyorlar. Ben diyorum ki: Fuzûlî Dîvanında, “Ey serv ne hoş can alıcı işvelerin var” demiş; siz serv sözünün hangi hakla “şuh”la değiştiriyorsunuz? Tabii yine dinleyen yok. Sana hak veriyorum. Şahsen bu işlerle şüphesiz ki meşgul olamazsın. Radyo müzik şefleri bu mevzularda hem salâhiyetsizdirler, hem de yapılmamış ikazlara rağmen solistlere hatalı yolu tutmalarını tavsiye edip gidiyorlar. Bu işleri kökünden halledecek olan makam Basın Yayın Umum Müdürlüğü’nün Radyo Dairesi Müdürlüğü’dür ki, gelecek yazımda bu dairenin yapamadıkları ile yaptıkları üzerinde yine samimiyetle duracağım.
Şardağ, R. (1953, Eylül 26). 2.nci mektup, dilimizin perişan hali. Ege Ekspres Gazetesi, s. 4.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

