Hoşsu kadrosunun teyit ettiği hakikat
Preveze zaferinin yıl dönümü olan 27 Eylül günü Ankara ve İzmir radyolarındaki “Yurttan Sesler” müziğini dinlemişseniz eğer, siz de benim gibi yarına, musikimiz bakımından, büyük bir ümitle bakmışsınızdır. Batı musikisi bütün dinlemek mecburiyetinde olmamıza ve beşeri sanatın dev noktalarına ulaşmış bulunmasına rağmen bizim olmadığı, hiç bir zaman olamayacağı için üzerinde duracağımız, iyi kötü kendimizin malı olduğundan muhasebesini yapacağımız şey, alaturka, klâsik veya halk müziği dediğimiz üç ayrı musikidir.
Alaturka adı altında toplanan “piyasa” musikisi radyolara sokulmak için gösterdiği bütün nüfuz kabiliyetlerine rağmen, batının kabare müziği gibi sokağın, gazinonun malı, bu yerlerin bir çeşnisi olarak devam edecektir. Tam klâsik eserler tarihi vekar abidesi halinde kalacaklar, klâsik terbiyeden geçmiş eserler ise ruhlarımıza, -bilmiyorum ne zamana kadar- zevk verecektir. Fakat batının zevalsiz eserleri gibi, bu milletin büyük kalabalığı, okumuş ve okumamış evlâtları tarafından gitgide umumi bir sevgi ve ateşle dinlenecek olan yegâne musikinin bir kaç defa söylediğimiz üzere halk musikisi olduğu da muhakkaktır.
Zira hayatın ve insan oğlunun türlü eğilimlerine çeşitli ruh hallerine az çok muhatap olan müziğimiz odur. Bunu dün Ankara’da ve 14.45’de bizim radyoda dinlediğimiz türküler bir defa daha teeyyüt etti.
Barbaros‘un zaferlerinde tecelli eden denizciliğimizi yad etmek için ayrılan bugüne bilhassa Ankara ve İzmir radyoları derin bir anlayışla iştirak ettiler. Bahara, yazı, kış ve sonbaharı, gurbeti, dağları, harbi, kahramanlığı, ölümü, hasreti, sılayı, tabiatı, neş’e ve derin kederi söyleten halk müziği gemi ve denizi de söyletmesini bildi. Muzaffer Sarısözen‘in kıymetli bir talebesi olup İzmir Radyosu’na, radyo idaresinin taktire değer alâkası ile getirilen Mustafa Hoşsu‘nun korosu, üçünü Ankara’dan da dinlediğim, fakat ikisi yalnız kendileri tarafından okunan beş güzel eserle bize canlı bir program sundu. Bu programda bildiğiniz sandığım bir İstanbul türküsü var ki sözleri şudur:
“Gemilerde talim var,
Bahriyeli yarim var,
O da gitti sefere,
Ne talihsiz başım var
Gemi gelir, yanaşır
İçi dolu çamaşır
İstanbullu kızları
Recep diye dolaşır”
Diğer güzel gemici türküsü de şu:
“İki gemi yan yana
Kullanabilir misin?
İki bacı yan yana
Dayanabilir misin?
Al elma soyulur mu?
Tadına doyulur mu?
Üç gün, üç gece baksam
Gözlerim yorulur mu?”
Mesele şunda, bunda değil, halk müziğinin bütün tekniğinin geriliğine rağmen eşildikçe som gümüşten cevherler halinde fışkırmasındadır. Bir milletin musikisi tarihi değil muasır da olabilmek için milli vasıfları yanında beşeri vasıflara tercüman olabilmelidir. Halk müziği denizcilik bayramını deniz türküleriyle, kahramanlık günlerini kahramanlık türküleriyle ifade ederken millidir. Fakat baharı, neş’eyi, tabiatı, tabiat içinde yalnız garip ve mahzun insanı ifade ederken, cuşişi bize duyururken, dolu dizgin ihtiras ifade eden insanla iki büklüm içine kıvrılmış insanı terennnüm ederken beşeridir. İşte musikimizde bu imkân var. Sarısözen’ler, Mustafa Hoşsu’lar, iki radyonun halk müziği mensupları, İstanbul Radyosu’ndaki Necati Başara‘lar, Aşık Veysel‘ler, Aziz Şenses‘ler bunu ispat ediyorlar. Halk motifleri ile süslenmiş muasır metinleri bu musiki, yani halk müziğimiz işleyebildiği gün onun başını tamamen kaldırdığına hükmedebileceğiz. Biz sağ olur muyuz bilmem, fakat bu millet sağ oldukça bu da idrak edilecektir.
Şardağ, R. (1953, Eylül 29). Halk müziği istikbale namzettir. Ege Ekspres Gazetesi, s. 4.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

