Yeni radyo programları
Ankara ve İstanbul radyolarında program bakımından girişilen komiklikleri görüyor musunuz? Ankara Barosu avukatlarından Zühtü Velibeşe‘nin başkanlığında bir heyet toplanıyor. Bu heyet en başta musiki olmak üzere, radyodaki emisyonların programını ıslâh edecek, yeniden düzene sokacak. Heyette şunlar var: Zeki bir fıkra muharriri Bediî Faik; daha az zeki bir fıkra muharriri Şevket Rado, zekâsı başından aşmış olan bir muharrir dostumuz Burhan Belge, dünya gazetesi muharrirlerinden arkadaşımız Hikmet Münir, nihayet bir de kim biliyor musunuz? Radyolarımızın bugünkü perişan halinden yegâne mes’ul olan insan, radyolar dairesi müdürü Refik Ahmet Sevengil.
Bir defa sevgili okuyucularım, şunu hemen söyleyeyim: Bir çelik fabrikası veya hava gazı fabrikası etüt dairesi, kendi işini halletmek üzere hariçten adam celbeder mi? “Efendim bu, hava gazı fabrikası değil, memleketin ve halkın çok meşgul olduğu bir mevzu” denebilir. Doğrudur bu söz. Fakat Anadolu Ajansı, bunca aczine rağmen hariçteki vatandaşlara “Buyurun beni ıslâh edin!” diyor mu? Devletin bir takım müdürlükleri gibi, bir de Basın Yayın Umum Müdürlüğü’nün radyo dairesi müdürlüğü mevcutken kendi işini görmekle mükellef değil midir? Bu sahada bilgisizliği, ihtisas noksanı ve aczi sabit olmuş bir kimsenin, kendi bozduğu bir çuval inciri düzeltmeye gelen kimseler arasında rahat rahat çalışmalara katılmasındaki geniş yürekliliğe hayran olmamak mümkün değildir. Eğer ortada memleketin bir sanat davası bahse mevzu olduğu, bir heyetin bu hususta görüşünden faydalanmak gerektiği ileri sürülürse, cevabımız hazırdır: Bu heyet sade sanat değil, anlaşıldığına göre kronometrik bir ihtisasa da sahiptir. Zira, seans dakikalarını alt üst etmiş bulunuyor. Bu, işin ilk püf noktası. İkinci cihet de şu: Heyetin içinde, musikimiz ve Batı müziği ile alâkalı bir adet numunelik olsun, göz boyasın diye girmiş otorite mevcut değildir. Gerçi radyolarımız, bilhassa Ankara Radyosu, program bakımında ıslaha muhtaçtı. Bu hususta acı ve sert bir hayli yazı yazdığımı da hatırlıyorum. Ama musiki bakımından yaptığım tenkitleri ve yapılan tenkitleri karşılamak, fikir ve sanat sahasının otorite saydığı bir heyet marifeti ile mümkün olabilirdi.
Demiştim ki: Ankara Radyosu’nda, adaşım kapıcı Rüştü Efendi hariç hemen saz ve ses sanatkârlarından bir ikisi müstesna, beste yapmayan kalmamıştır. Bestekâr, yüzde seksen, anasının karnında iken bu hidayetiyle gelen insandır. Türk musikisinin en büyük beste üstatlarından biri olan Hacı Arif Bey nota bilmezdi. Lem’i Atlı merhum nota bilmezdi. Dünkü klâsik ustaların üçte ikisi nota bilmezdi. Bilgi ile, bir usûl içine, aşınmış bayat melodileri tekraren sıkıştırmakla bestekâr olunmaz. Hatta Necdet Varol‘un utancımdan yüzümü kapayarak bir mecliste dinlediğim bestelerini, Melâhat Pars‘ın babamdan dinlediğim bir kantoyu bozarak yaptığı, “Her zaman bir olur mu?..” şarkısını misal olarak da göstermiştim. Bu eserlerin salâhiyetli bir heyetten geçmesini arzu etmiş, Ankara’daki bir okuyucunun okuyacağı altı eserden dört veya beşinin, Ankara Radyosu nevzuhur bestekârlarından seçilmiş olduğunu acı acı yazmıştım. Yeni heyet karar veriyor: Bundan sonra hiç bir solist kendi eserini radyoda, ayda bir defadan fazla okuyamayacak! Hoppala! Peki ama canım, Ankara’da Sadi Hoşses, İstanbul’da Dr. Alâeddin Yavaşça ve Zeki Müren, ruhlara taze gıda olan eserler vermeye başlamışlardır. Bunlar niçin bu karara girsin? Biz adet üzerinde değil, keyfiyet ve kalite üzerinde durmuştuk. Eğer Ankara Radyosu’nda kapıcı Rüştü Efendi’nin güzel, yeni ve taklitten uzak besteleri varsa çıksın mikrofona, her hafta iki üç tane okusun. Solistler sanki bunun bir kolayını bulamazlar mı? Siz öyle mi dediniz? Pekalâ! Biz de kendi eserimizi kendimiz okumaz, birbirimize omuz veririz. Ben onun eserini okurum, o da benim şarkımı söyler.
Oldu mu ya? Dava besteleri bilginin, zevkin ve gerçek sanatın ölçüsüne vurmaktır. İzmir’de genç bir müzik şefi çıkıyor, ben, “Cigaramın dumanı” gibi pespaye şeyleri okutmam diyor. Ne güzel değil mi? Eğer müzik şeflerine bıraksalar, yalnız onlar bile neyi okutacaklarını az çok bilirler. Ama türlü tesir anaforları hatır, gönül bu işlerde mühim rol oynuyor. Bir kaç defa yazdım:
Şerif Muhiddin Bey, Sadettin Arel, Mesut Cemil ve Münir Nurettin Bey‘ler bir fonetik mütehassısı, bir büyük şair ve sanatkardan mürekkep heyet toplanabilir ve radyolarımızın, sanat terbiyeleriyle meşgul olmaya mecbur olduğumuz halkımızın şanına lâyık eserleri seçebilir. Ankara’daki heyet, kalite davası dururken kemiyetle meşgul olmuştur.
Bu heyet solistlerin seansını yarım saatten yirmi dakikaya indirmiştir. Bazıları için belki bu seans çoktur bile. Hatta onların henüz mikrofona çıkması bile abestir. Onlar her vechile okumakta devam ederken, Dr. Alâeddin Yavaşça, Zeki Müren, Nevin Demirdöven gibi sanatkarların dinlemeye doyamadığımız seansları kırpılıyor, reva mı? Bir kaç sene evvel seanslar azdı, heyet toplandı, dakikaları çoğalttı. Yeni bir heyet kurulmuş, sanatkârları birerli kola dizmişti. Şimdiki heyet, tekrar onları çift kola, ikişerli, üçerli kola ayırmış. Oh, oh maaşallah! Ne büyük buluşlar, değil mi? Eski kitaplarda dört tane mefâîlün’lü aruz kalıbını talebelere belletmek için şu mısrayı değiştire değiştire yazarlar, fakat vezin asla bozulmaz, hep aynı kalırdı:
“Recâî’ye kesel geldi bu yerlerde oturmaktan
Kesel geldi Recâî’ye bu yerlerde oturmaktan
Bu yerlerde oturmaktan Recâî’ye kesel geldi
Oturmaktan kesel geldi bu yerlerde Recâî”ye”
İşte yeni heyetin yaptıkları! Pardon, bir yenilik daha var: Alaturka ve alafranga musikinin nisbeti. Eskiden biri, yüzde şu kadardı; biri yüzde bu kadar. Şimdi biri yüzde bu kadar oldu; öteki yüzde şu kadar.
Yazık, çok yazık!
Şardağ, R. (1953, Ekim 15). Yeni radyo programları yazık çok yazık. Ege Ekspres Gazetesi, s. 4.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

