Ankara Radyosu Müdürü’nü överim

Kardeşim Bekman, 

17 Aralık perşembe günü, gün battığı sıralarda evimde derin bir nay inleyişiyle Halil Can üstadımıza ait olduğunu sezdiğim bir feryatla titredim. Radyodan gelen bu eninin ardından, dahi şair Mevlânâ Celâleddin‘e ait Na’t’ı, Itrî‘nin Segâh Âyini’ni ve Yusuf Paşa‘nın Segâh Sazsemaisini dinlemek müyesser oldu. 

Büyük Mevlânâ için tertip edildiğini öğrendiğim programın dikkate değer olmayan hiç bir tarafı yoktu ki.. Geçmiş yılarda dostum ve çok sevgili arkadaşım Ruşen Kam zamanında, yapılması mümkün olduğu halde ihmal edilen tarafları için Ankara Radyosu’na nasıl -karakterim icabı- hatır tanımayan bir sertlikle vurduğumu değerli okurlarım unutmamışlardır. Bir zamanlar Türk musikisi bakımından bir mektep ve akademi vazifesini ifa eden bu radyonun, düştüğü elim vaziyetten içim kanıyordu. Genç ve eski arkadaşımız Münir Müeyyet Bey müdür oluşundan beri ikazlarımıza karşı derin bir alâka gösterdikçe, yani radyo, eski şanlı mazisine doğru tekrar mesafe aldıkça sevincim de artıyordu. İşte, dün akşam dinlediğim Mevlânâ programı, bu sevincimi tam bir bahtiyarlığa kavuşturdu. Bir defa koroyu idare edenin Sadi Hoşses olmasına sevindim. Ses sanatı bakımından bir virtüoz payesine ulaşamamış olan Sadi, önüne gelenin bestekârlık iddiasına kalkıştığı, Tanrı’nın, insana doğarken bahşettiği bu hidayetin bilgi ve mümarese ile elde edileceği sanılan bir devirde, cidden güzel besteler ortaya atmış olan bir kıymetimizdir. 

Musikimize nazari bakımdan vukufu olan, bu hulken de örnek gösterilebilecek gencimizin idare ettiği koroda, Ankara Üniversitesi’ne mensup 150 kişilik bir irfan kafilesinin bulunduğunu söylesem, bilmem sevincimize hudut olur mu?

O gençler, o aziz olası kıymetlerimiz, tarihsiz, köksüz ve şerefsiz hüviyetlerini garpçılık maskesi altında gizlemeye çalışan dejenere münevver bozuntularına en güzel bir cevap teşkil etmektedirler. Türk sanatına melâl sevgisini, ülkü aşkını, ebedi hasreti ve iç kâinatı getiren Mevlevîliğin ve Türklüğün en büyük üstadı Celâleddin, bu torunlarıyla övünmez mi? Onlar, üstelik klâsik Türk musikisini, devletin henüz dört başı mamur bir alaka ile himayesine almamış olmasına rağmen, ihtiram yerine çıkarmakla tarihe karşı vazifelerini ifa etmişlerdir. Onlar, musikisi, şiiri, sanat ve medeniyeti ile bütün bir atalar tarihine bağlı kaldıkları için, sahtekarlıktan uzak bir imanla “Ne mutlu Türk’üm diyene!” diyebilmişlerdir. 

Evvelki akşam, yani günümüzden 680 sene önce dünyaya gözlerini kapayan Mevlânâ için hizmet nöbetine duran bu gençlere, Ankara Radyosu’nun uyanık müdürü gerekli olan ehemmiyeti verdiği için övülmeye lâyıktır. Bekman, Mevlevîliğin ölmez abidelerini radyoda neşrettiği, sanatıyla politikayı birbirinden ayıran bir zekâ ile işleri tanzim ve tedvir ettiği için övülmeye lâyıktır. 

Benim sevgili arkadaşım, radyoda hata gördükçe vuracağımı bildiği kadar, böyle insanı mesut eden hususiyetlerine şahit oldukça da taktirlerimi helâl edeceğimden emin olsun isterim. Musikimizin Mevlevî âyinlerini, tabir caizse eğer, vokal senfonilerini radyolarımızdan millete dinletmenin zamanı gelmiştir. Bu meseleyi gerilikle karıştıran münevver maskeli yobazlara kulak asmamalıyız. Bütün dünya kilise musikisi demek olan mes’ler yine mistik eser demek olan oratoryolarına en önemli mevkiyi lâyık görürken İslâm dinine musikiyi ve raksı sokan ileri fikirli, inkılapçı Mevlevîlerin sanat mahsullerinden ürkmemiz kadar manasız bir hareket tasavvur edilemez. Şu anda Münir Müeyyet Bekman bilsin isterim; “Dünyanın bütün serveti başkalarının fakat o harika âyinler benim olsun” demekteyim. Daha başka başarıları bekliyorum. 


Şardağ, R. (1953, Aralık 19). Ankara Radyosu müdürünü överim. Ege Ekspres Gazetesi, s. 4. 


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler… 

Yorum bırakın