Geçenlerde René Lalou yazmıştı: “Galiba bir gün, tenkitle uğraştığım günleri hayatımın en boş günleri olarak anacağım.”
“Fransız Edebiyatı” adlı eseri Fransa’da önceleri bir hayli gürültü koparan bu yaman tenkit otoritesinin tenkit işini bu kadar faydasız buluşu pek boşuna değildir. İnsan eski eserlerle biraz fazlaca meşgul olup, tarihin karanlıklarında kalmış vesikalara biraz fazlaca dayanırsa tenkit namına ileri sürülen en sağlam görüşlerin bile bir mevsim sonra çürük yemişler gibi fikir ve hüküm dallarından birer birer yere düştüğünü öğreniyor. birkaç yıl önce André Rousseau‘nun Victor Hugo içn bir seçme metinler kitabına aktarılmış olan yepyeni bir tenkitini okumuştum. Tarih içinde bin emekle verilmiş hükümleri hiçe sayan bu zeki yazar diyordu ki: “Hugo, Fransız Edebiyat tarihine ilk defa ton getirmiş, yani edebiyatımızı seslendirmiş bir şairdir. Biz yıllarca, edebiyatımızda, o yüksek tona o nizam ve ahenk dolu gürleyişlere hasret kaldık. Hugo göğsümüzü şişiren milli bir sadadır.”
Gelgelelim, bu hüküm de payidar mı kalacaktır, bilmem, fakat bildiğim bir şey bu yeni jestle beraber, kibirden burnu kafdağında veya budalalığından ağzı tavana kadar açık olan dünkü münekkitlerin bin emekle verdikleri hükümlerin verilmiş olduğudur.
Tenkitçi sanat sevgisi ile çarpan kalbini, maslahat icabı susturduğu günden beri her devirde mükerreren mağlup olup duruyor.
Eline geçirdiği esere, durgun ve soğuk bir kanla eğilen münekkit bütün bu talihsizliğine rağmen yaşadığı yıllar içinde oldukça mesut görünür. Devrin esprisini sezgisi ile yakalayarak çok zaman o günkü ölçülere uygun bir kıymet biçen bu büyük gevezenin tarih, haklı zaferlerinden çok, feci mahcubiyetleriyle doludur. Kendi edebiyatımızdan örnekler aradığımız zaman ise bu mahcubiyetin birkaç misli daha büyük ölçüde tecelli ettiğini görüyoruz. Birkaç asır gerilere kayıp tezkerecilerin yaptığı tenkitlere ve tutumları metinlere dikkat edersek çoğunu bugünkü ölçüye halis sanat ölçüsüne göre, sakat ve metelik etmez hükümler verdiklerini görürüz. Meselâ: Lâtifî, “Tezkeri-i Lâtifî”de der ki: “Acep budur ki, şiirden şiiri bilmeyenler ve sanayi-i şiiriyyeye asla şuuru olmayıp kendi şanına mülâyim ve münasip bir mahlâs bulmayanlar sahadan ve suhanranlık kasdın edip filcümle kelâm-ı mevzuuna kadir olmakla kendilerin zamanın Hassan’ı ve deveranın Süleyman’ı zannederler.” (s. 24)
Bu satırlardan, onu şiirin nicesine ulaşmış bir kimse olarak düşünürsünüz. Fakat bir de, büyük şairliğe delil olarak aldığı örneklerle, za’fa delil diye gösterdiği örnekleri karşılaştırın; göreceksiniz ki, güzel dediklerinin çoğunu bugün okumaya imkân yoktur. Tersine, çirkin diye işaret ettiği mısralarının pek çoğunda özlü şiir parıldar.
Gelgelelim, her devir bu çeşit tenkit adamlarını madem ki, yetiştirmekte devam ediyor, şu halde bu kimselerin cemiyetlerinde bir fonksiyonları var demektir. Hakikat sahnesinde hemen hiç bir doğru hüküm teşhir edemezse bile soğuk civarı ve çok zaman müşkülpesent gibi gözüken varlığı ile, en büyük sanatçıları bile dikkate ve özene teşvik eden tenkitçileri yine de kollamak, gelişmelerine önem vermek lâzımdır. Bütün taktirlerine rağmen dudaklarına küçük bir kabarcık halinde bulunan ezeli muhalefetleri, edebiyat adamlarının tepesinde Demokles‘in kılıcı gibi sallanıp durdukça yine de faydadan hali değildir. Öte yandan , hatır ve gönüle bakmadan yazı yazmaları gereken bu kimseler yaptıkları gafletler yanında, provasız sesleriyle umumun nefretini kazanmış sanat parazitlerini de sahanın dışına çıkmaya zorlarlar. Gerçi bu gayretlerinden dolayı kendilerine kalan şey bu kubbede hoş bir sada bile değildir. Bu sebepledir ki, Lalou‘nun yazıklanması (hayıflanması) kendi gayretlerine kendi eliyle battal damgasını vurması acı bir gerçektir. Zira zaman, iyi niyetin bütün enginliğine şahit olsa da, tenkitçinin beyhude gafletini sık sık günlerin aynasına tutar durur.
Şardağ, R. (1948, Nisan 15). Tenkitçi, bu büyük geveze. Edebiyat Dünyası, 4: 5.
