Ahmet Mithat Efendi

Portreler: X

Kuruyemişçi Süleyman Ağa’nın oğlu, bütün hayatı uzunluğunca, içinde geliştiği baba muhitine bağlı kaldı. Tanzimat’ın en vefalı çocuğu, yarım asrı aşan edebiyat denizinde dalgalanırken Tophane’deki küçük, yoksul kulübesinin, bu kulübelerin yıllardır neşe ve ümit görmemiş insanlarını unutmadı. Onun geniş gövdesine ve yontulmamış bir budak tepesi gibi bu gövdeden sivrilen yuvarlak sakallı, kalın enseli kocaman başına bakıp aldanmayın! Ahmet Mithat bir yüz yıl kadar bugün gerilere kaymış bulunan Tanzimat çağının en duygulu insanıdır. 

Onu unutabilmek; bilmem en kısır bir aklın bile anlayış tavanını bu düşünce çökertmez mi? Bir insan düşünün, kendi devrinde ve bugüne kadar, kafasının içindekilerden çok iriliğiyle uğraşmış ve hâlâ bir vaiz, bir din dersi veyahut ilkokul öğretmeni olarak tanınagelmiştir. Bir de çabucak karanlıklara gömüp üstünde tepindiğimiz bir çağı hatırlayın; direksiyonunu, doğu medeniyetinden ayarıp, son vitesle batı dünyasına çeviren bir çağı. O ne altüst oluştur ve ne çığlıklardır onlar: 

– Avrupa’ya gidelim,
– Şarktan kaçınınız!…
– Nerede Rüştiyeler? Hani Darülfünunlar? Bu ne kepazelik, kaldırın artık mahalle mekteplerini, baskıdan kurtulabilen halk kümeleri bir tiyatronun kapısı önünde bağırıyor: 
– “Yaşasın vatan, yaşasın Kemal!”

Nihayet hepsinin de üstüne fırlayan ses dalgaları: 
– Hürriyet isteriz!…

Fakat bütün o tepeden ve yüksekten konuşmalar ve yeni aleme bu yalınayak koşuşmalar arasında bilgisiz ve dilsiz insan yığınları gerçekte ne kadar az şey istemekteydiler: Yenilik ne demektir? Şu garp dediğiniz şeyin canı var mı? Öyleyse nedir o? Bir yanda küçük bir insan kümesinin yepyeni dilekleri; bir yanda uyarılmamış halk kalabalıklarının azıcık, fakat sonu gelmez istekleri..

Ahmet Mithat bütün bilgi ve ruh enginliğini perde perde kısmış, önünde susayan bu insan mahşerine eğilerek onlara ne bitimsiz ışık dalgaları saçmıştır. 

Evet, o iki taraflı garp aşıklığından değil midir ki “Hasan Mellâh” o güneş gibi göz kamaştıran güzel kızı gördüğü için bir türlü vapurun güvertesinden çıkmak istememiştir. Bereket versin romancımız kolundan tutup dışarı çıkarmıştır. Ya çıkarmasaydı? Tophane delikanlıları, Balat ihtiyarları, Yeniçeri ağaları bile bunu taklit etmeye kalkmazlar mıydı? Ahmet Mithat, “Hasan Mellâh”ı kendiliğinden güverteden ayırtan ahlâka sahip olmanın tatlı şerefini duyurmak istemiştir. Ama işte yenilik diye bir şey dolaşıyor ortada; serbest olmak, biraz daha medeni yaşamak.. Hem canım Marguerite Gautier bile bu düşkün kadınlığı içerisinde sevilip acındıktan sonra.. Erkekler de artık hareketlerinde suçsuz olmalı değiller midir? İşte Dumas’ın “Para Meselesi”: O ne içli dışlı kadın, erkek sohbetleri? Bu düşüncelerin kafalarda birbiri peşisıra akışını Ahmet Mithat duymuyor değil; nitekim “Felâtun Bey ile Râkım Efendi”de şarklı ve garplı olan iki ayrı delikanlıyı hareketlerinde serbest bırakmıştır; fakat sonu ne oluyor? Kepazelik değil mi? Garplı oldum sanan insanların gülünç akıbetleri değil mi?

Mamafih şarkın da başlıbaşına kendine mahsus dertleri var: İşte üç arkadaş bir Balat gezintisine çıkacaklar ve bu çoluk çocuk sahipleri bir meyhanede kafayı tütsüledikten sonra soluğu bir ahbabın düğününde alacaklar. Fakat bu üç dosttan biri, okkanın altına gidiyor, bütün meyhane masrafları üzerine yüklenmiştir. Çaresiz, parayı ödemek ve sonra zilzurna, karanlık İstanbul sokaklarında evini aramak mecburiyeti var. O ne? İşte açık bir kapı ve bir kadın daveti; bizimki kadının işvelerine dayanamayıp giriyor. Ama sonu hiç de hayırlı değil. Kadının belâlısı Tuzsuz Bekir’in korkusuyla nasibine dolaba gizlenmek düşmüştür; asıl kocası gelinec dolaptakinin temaşa ettiği sahne çok hazindir. Bilmem hangi paşa karısının dostunu haklamıştır. Ölüm tehlikeleri atlattıktan sonra, bizim mahalle çapkını güç bela yakayı kurtarıyor. Şimdi Ahmet Mithat konuşmasın mı?

– Yapmayın, gelin etmeyin, eylemeyin, sizinki de bir türlü kepazelik. Felâtun Bey’inizinki de bir türlü kepazelik, ayağınızı denk alın; bu hareketleriniz yenilik demek değildir. Ama size “Ahlâk sahibi olun” dedik diye “Olur olmaz yerde kamaya saldırın” demek istemedik. Yeniçeri vakasından olsun ders almışsınızdır. Çorbacı Osman, karısı, Hasan ve Civelek Hüsnü’nün doğurmuş olduğu o kanlı saat, o dağılan ve yıkılan aile, gözlerinizin önünden kaçtı mı yoksa?…

Hayır dostlarım, Ahmet Mithat ilkokul talebesini değil, hepimizi bir iki kuşak geriden okutandır. O: “Sanat mı istiyorsunuz? Halit Ziye Bey‘e koşun” diyordu. Bu sözün içinde halka ne yaman ve aziz bir iniş var. Nasıl inmesin? Nasıl sanat yapsın? Ya bu kaynayan, karanlıkta çırpınıp duran insanlar ne olacak? Büyük halk hocası ıstırap çekmemiş midir? Büyük edip olmak, yüksek bir sanatkâr geçinmek veya üstat diye anılmak… Bunların hepsini bir yana bırakıp kolları sıvamaktan ve daha lüzumluya inmekten başka çare yoktur: 

– Aman bu ne zevkli imiş, bir “dağarcık”lık eser vereceğim sanırken işte “kırk ambar” tutan kitaplarım oldu. Yaz, çiz, Fransızca’dan çevir; evet, evet sürülmek bir mesele değil, Rodos’ta da pekalâ çalışacak işler var, mektep yapılabilir meselâ. 

Ne o bir İstokholm gezisi mi? Tamam; Avrupa’da bir cevalân yapıp, dönüşte memleket çocuklarına anlatmak ister. 

Ahmet Mithat Tuna’ya, Bağdat’a gitti, garbı baştan başa dolaştı, dünyanın en büyük yazıcılarını okudu; fakat onun toprağına ve insan kardeşlerine ne kuvvetli bir bağlanışı varmış…

Yüze yakın kitap ve binler hanesini aşan makalelerin hepsinde mahalle kahvesi sakinleri, ak saçlı ihtiyarlar, zamane modasını şaşkın veya alaylı gözlerle seyreden yaşlı kadınlar, saray hizmetkârları, yeniçeriler yer aldı. Sade onlar Ahmet Mithat‘ın yazılarıyla yarım asır güldü, ağladı. 

Ahmet Mithat‘ın yeğenleri, amcalarından aldıkları bilgiye yeni renkler katarak onunla nasıl kavgaya girişmişlerdi, şimdi bunu hatırlıyorum: “Hace-i evvel” yaratıcısı burada biraz çetin hatta haksız çarpışmalarda bulundu ve gizli gizli küfür de etmiştir diyebiliriz. Eh, mübareğin fazla asabi bir mizacı vardı; kabadayılıkla Bab-i Âlî’de bir iki kişiyi sopaladığı da muhakkak. Fakat sonunda “Teslim-i hakikat” eylemedi mi? amcalarının o büyüklüğünü bir mutlak bir zaaf diye karşılayanlar herhalde gürültü ve kavgaların dolup taştığı bir devir ortadan kalktıktan sonra bu gün bir millet hocasının önünde eğilmenin şerefini duymuşlardır. 

Ahlâk hocası Ahmet Mithat; fakat iskelet haline gelmiş bir bedene sade lüks elbiseler giydirmek ne ifade edebilirdi? Sonra hangisi ahlâkçı değil, hem madem bu kadar ileri gidilmiştir, işte amca sopasını kaldırıp, kalın ensesini öne doğru uzatıyor: 

– Ne söyleniyorsunuz? Bir ahlâkçıdır tutturmuşsunuz, güzel bir roman dedikleri “Araba Sevdası” bile aklınca bir ahlâk dersi vermek istemiyor mu? Muhterem romancımız Halit Ziya Bey bile “Aşk-ı Memnu”unda hiç ahlâka yanaşmamış değildir ya! Bu devir zaten bocalayan bir ahlâkı temsil etmiyor mu?

Ahmet Mithat adı, kafamda şöyle bir manzara canlandırır; halka, sanatı feda eden bir insanın manzarasını: Fen uğruna kendini diri diri bıçak altına veren ve temiz gözleri ışıl ışıl parlarken teşrihhanedeki (otopsi odası) ameliyat masasına yatmış sükun içinde akıbetini bekleyen bir insan. 

Halka ve insana bel bağlamışları neden bu kadar çabuk unutuyoruz diye eseflenmiyorum; evlâtların annelerine bir gün olsun: 

“- Zahmet oldu, benim için ne kadar didindiniz?” dediği görülmemiştir.


Şardağ, R. (1939). Ahmet Mithat Efendi. Kalem Aylık Sanat ve Edebiyat Mecmuası. 11: 226-228. 


Dergilere ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Mehmet Soysal‘a sonsuz teşekkürler… 

Yorum bırakın