Küçücük hikâyelerine kulak verdiğim günlerden beri doluyum. Gönlüm ister ki sanatın herkes için söyleyen yapraklarına seni öğrendikten sonra eğilelim; uğrunda ne gürültüler koparıp durduğumuz humanizma dedikleri nesnenin, senin hikmetlerinde ne kadar daha açık, kolay ve manalı olarak yaşamakta olduğunu anlayalım.
Bunca yıl önce Akşehir içlerinde çınlayan sesin yalnız ülkemiz değil, dünyamızın bir çok yerleri için de hâlâ manalı bir köşedir. Hikâyeler söylemişsin; o hikâyeler ki tarih içindeki gelişimizin en korkulu yollarını, batırırcasına gözlerimize sokuyor. Bir ağaçta, bindiğin dala destere viran ellerin, küçük başarılarla sarhoş olmuş, sarhoş insanlığa doğru iki nurlu şamdan gibi uzanmıyor mu? Ödünç aldığını bir tencere yerine iki tane verecek ve tencereyi doğurmuş sanacak kadar kısır olmayan zekân gerçekte bir akıl oyununa değil, işimize gelince her şeyi kendi tarafımıza yontan adamlığımıza can vermiş oluyor. Kardeşlerin, “Ye kürküm ye!..” fıkrasını unutmadılar. Hâlâ o bizim en doğru gösterir bir aynamız, en buruk bir sızımız, en dışa vurulmaz korkumuz ve en lanet tarafımız gerisinde kat kat teknik medeniyet asırları bırakan torunlarının en çok utanılan bir ruh çöküntüsüdür. Yine hikâyeler söylemişsin ki hiç bir amaç gütmüyor, hocalığınla ilgisiz gibi, bizi pek düşündürmüyor ve bir an içinde bir tatlı tesir bırakarak sönüp gidiyor. Böyle de olsa sen yine büyüksün. Bilgin, görüşün ve yaman kavrayışın geleceğin büyük kapılarını sana açmışken sevenlerinin yanında, sevmeyenlerinin arasında, memuriyetsiz, çoz zaman işsiz güçsüz dolaşıp durdun. Dört yanını halkalayan insanların karanlık günlerinde, bir gülüşle çakabilmek için nükteli cevaba elverişli her söz arasında parladın; insanları güldürdün, az mı bu? O insanlar ki rüzgârsız ve çiçeksiz bir hayatları vardır. Hâlâ neşeye idmansız şark hastalarıdırlar. Hâlâ başlarını dayayacak bir teselli köşesi arıyorlar.
Şimdi senin, yabancısı olduğun bir köye ilk gittiğin gün bir çocuğun: “Hoca Efendi, bugün günlerden nedir?” sorusuna karşı verdiğin: “Vallahi oğlum bilmiyorum; ben bu köyün yabancısıyım!” yollu cevabını hatırlıyorum. Şaşkına dönen bu çocuğun az sonra beliren kahkahayı ve gülünç hikâyenle gülüp duran o köy halkını düşünüyorum…
Her ayak bastığın yere rahmet serper gibi ruhunun, önüne durulmaz coşkunlukları nasıl seçtin? Güller gibi her yerde nasıl bittin? Kavgadan baş kaldırmayan hükümdarların kimseye yüz vermez tabiatlarını yenerek onların yüzlerinde nasıl titrek ve tatlı çizgiler yaratabildin? Sen kimdin? İnsanların ilk büyük sevdalısı mı? Güneşsiz asırların ilk sâri kahkahası mı? Bodur ve küçük insanlığa atılmış ufacık şamarlar mı? Resim miydin ki renklerin kaybolmamış; bahar mıydın; çiçeklerin hâlâ yaşıyor. Dört yanımızda hâlâ ölçüsüz ve kafiyesiz sözlerinin ölçüye sığmaz kudretini tılsımlı bir mesele gibi çözmeye uğraşıyoruz; şiir miydin?
Ardından asırlar tutan yıllar geçtiği halde her güldüren söz, senin öz malın sayılıyor, her nükte, “Bir gün Nasrettin Hoca…” cümlesinin kanatları altına sığınıyor. Her komik hikâyenin başında senin ölümsüz afişin, göz alan parıltılarla tarihi reklâmını yapıyor. Uzun yıllar mezarını bile gülünç bir hale sokan bu çocuk duygulu insanlara kızma! Gülümseyen her çiçeğin ancak senin bahçende can bulacağına inananlar için, ölümün hiç de kabul edilmek istenen bir şey değil. “Eski ayları ne yaparlar?” Çoğumuz, -fakat çoğumuz mu?- hemen hepimiz bunun gibi nice karın doyurmaz, düşünceyi beslemez sorulara karşılık bulmak için çırpınıp, çatışıp duralım; sen:”Keser, keser, yıldız yaparlar!” diye verdiğin cevapla faydasız, temelsiz, süslü ve gereksiz çabalamaların kaç yıl önce bir kahkaha yumağı içinde hakkından geldin. Hep hayrımıza çalışan şakacı dilinin saçtıkları nasıl dikenler olabilir?
Bizim dili zehirsiz Aristofanes’imiz, bizim has bahçemizin gülü, bozulmaz ve kısılmaz sesimiz, bizim öğüt verici kardeşimiz, ferah konuşup, ferahlık dağıtan eski komşumuz, bizim sıkı dostumuz, koca Nasrettin!
Şardağ, R. (1943, Ağustos 16). Kırık Dökük/Nasrettin için. Ülkü (Milli Kültür Dergisi), 4 (46): 4.
Dergilere ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Mehmet Soysal‘a sonsuz teşekkürler…
