“Mevsimin asmalara verdiğini
Rıfat ılgaz
Dudaklarıma getirmiyor kadehler..
Çok sürmez evimde misafirliğim
Arabam dışarıda bekliyor”
Geçen haftanın elimize geçen kitaplarından bahsederken en başta neşredileli on beş günü geçen bir tercüme ile yazıma başlamak istiyorum.
Tiyatro mektebi almanca muallimi Emin Türk Eliçin tarafından bize şükran duyguları besletecek kadar temiz bir surette dilimize çevrilen tanınmış Amerikan muharriri Nipton Senkler‘in “Altın Zincir” adındaki büyük sanat tarihi, iptidaî insanın sanat zaruretinden başlıyarak edebiyatın yeni ve hususî bir görüşle tarihini çizmektedir. İlk dehalar ve ilk şah eserler bu Amerikan aktiviteli kalemin tenkidinden geçtikçe yeni sanatkâr ve yeni sanat eserlerine sıra geliyor. Böylelikle dünya edebiyatının bütün büyük tanınmışları geniş ve beşeri bir imkân ihatası içinde kıyasıya tahlil edilmektedir. Senkler meselâ Şekspiri bazı yerde beğenmekte, bazan kendi felsefî inanışına uymadığını gördüğü yerlerde delillerile isbat ederek hırpalamaktadır.
Volter, Şeley, Tolstoy, Homer gibi meşhur dünya sanatkârları insan mukadderatı ve muztarip insan tabakalarınını saadeti için neler yapabildikleri hakkında bu amansız tahlilci ve deşici kalem tarafından sorguya çekilmektedir.
Bütün otoriter mahiyetine rağmen kitap, bir roman gibi temsilî iki şahsın etrafında döndürülmüştür. Zaman zaman da bu iki kişi konuşup münakaşaya dalarlar. Bu seretle biz bir sanat tarihini bile aksiyoner bir hale sokan bu kudretli kalemin mahsullerini büyük takdirle sona erdiririz.
Baltacıoğlu’nun üç eseri
Son günlerde tiyatro üzerindeki çalışma ve mücadelelerini şaşılacak ve takdirle karşılanacak bir enerji ile arttıran “Yeni Adam” sahibi İsmail Hakkı Baltacıoğlu‘nun “Kafa Tamircisi”, “Akıl Taciri” adlı iki Fars’ı ile “Andaval Palas” adındaki Fars’dan da kuvvetli, samimî bir hicve yaklaşan diğer bir eseri tiyatro edebiyatı yekûnuna katılmış bulunuyor. Memleketimizin son on beş senelik fikir sahasında değerli bir dava insanı diye tanıdığı sayın profesör evveldenberi ehemmiyet verdiği bu mevzua son günlerde mecmuasındaki kıymetli etütlerile ve Karagözle orta oyununu yeniden ihya faaliyeti ile tekrar iştirak etmiş bulunuyor. Bu husustaki kanaatlerimiz bibliyografya sahifesinin dışında başka bir güne bırakarak piyesler üzerinde imkân nisbetinde durmak istiyorum. Baltacıoğlu’nun her münasebetle telkinine çalıştığı sosyetenin zaruretlerini idrak, sosyeteye intibak, sosyeteden ayrılmamak, kopmamak şartile bir ideal hayatın gerçekleşme ümidine belbağlamak gibi üç ayrı görüşünü, sentetik ve tahlilî bir surette hemen bütün piyeslerinde bulmaktayız. O, bu fikirler için ve halkı hepimizin benimseyeceeği bu fikirlerin sıcak havasına yükseltmek için tiyatronun en iyi bir saha olduğunu kabul etmektedir. Ancak kollektivite için sahne eseri yazmak gerekeceğini iddia etmektedir. Nitekim cemiyet içindeki normal, anormal ve üstnormal tipleri yaşatıp onların sosyetelerile olan münasebetlerinin inkişaf seyrini gözlerimizin önüne seren “Kafa Tamircisi”ne yazdığı önsözde şöyle söylemektedir: “Ben tiyatronun her bakımdan kollektif bir sanat olabilceğine inananlardannım. Tiyatro kollektif mevzulardan doğar, kollektivitenin yardımiyle oynanır, yine kollektiviteye söyler…
Tiyatro eserlerinin mevzularını hulâsa etmek hiç bir şey ifade etmez. Sadece şunu söyleyebilirim ki: Tiyatronun halkın malı olduğunu, ona seslenmek, onu ışıklandırmak, ona hayat ve cemiyet kanunlarını düşündürmek demek olduğunu kabul edenler bu eserleri dikkatle okumalıdırlar.
Yeni mecmualar arasında
Son çıkan “Varlık” mecmuasının yazıları arasında son zamanlarda olgun bir ifadeye sahip olduğunu gördüğmüz “Rıfat Ilgaz“ın “Ziyafet” adlı şiirini okuyucularıma hararetle tavsiye edeceğim. Onun geniş duygulu, derin hislere sahip ve hususî bir sentaksa malik bir şair olduğu gözlenemiyecek kadar açıktır. Bahsettiğim şiirin sonuncu kıtasını burada da söylemekten kendimi alamıyacağım:
“Mevsimin asmalara verdiğini
Dudaklarıma getirmiyor kadehler..
Çok sürmez evimde misafirliğim
Arabam dışarıda bekliyor”
“Yeni İnsanlık”ın üçüncü sayısı biraz teknik kusurlarına rağmen eskisinden daha kuvvetle intişar etmiş bulunuyor. Orada Baha Dürder‘in “Bir, İki, Üç…” adlı yeni bir çeşni içinde kendini hissettiren güzel bir hikâyesi var. Diğer taraftan Hasan İzzettin Dinamo‘nun hep kendine has edada insanı sürükleyen bir şiirini okudum. Fakat merak edip insanın soracağı geliyor. Hasan İzzettin klâsik dünyanın renklerini her şiirinde bu kadar çok sarfederse sonunda ne olacak?, Şiir güzel mısralar ve tatlı sesler halinde akmakta.. Fakat bu mana kesafetinin biraz olsun hafifletmesi mümkün değil mi?
“Yeni Ses” mecmuasının son sayısı eskilerine nisbetle o kadar iyi değil gibi.. “Sütüvenden” adlı, hâlâ dudaklarıma dökülüveren o heyecan dolu mısralardan meydana gelmiş şiirin sahibi Mustafa Seyit böyle bir “Müze” adlı şiir yazacak mıydı? Şair sanki ilmî bir izah yapmaktadır; veya felsefî manada ilmî bir mektep kitabı halinde tasnif etmektedir:
“İlim iki kat
Birinci kat
Hayat
İkinci kat müze”
Sonra Samim Kocağöz‘ün “Ayrıntı”adlı, Menderes’in taşması neticesi doğuveren felâketin temiz, realist bir kalemle yazılmış güzel hikâyesi yanında:
“Sevin Ayşem yaza düğün olacak”
tarzında hâlâ böyle nakaratlı, Ayşeli, bayatlamış halk ağzı şiirle hayli garip duruyor. Aynı mecmuanın sahifeleri arasında rastladığımız “Keloğlan” adlı şiir gerçekten mecmuanın biricik ziyneti gibi. “Sefer” imzasını taşıyan bu şiir acaba “Yeni Adam”da hikâyeler neşretmiş olan Sefer Aytekin‘e mi aittir? Fakat sadelik içerisinde muammaya kaçmayan bir mana kudreti taşıyan bu şiir insanı birdenbire bir düşünce, bir hayal ve bir realite dünyasına sürüklüyor. Diğer taraftan “Akşam”da çıkan Yahya Kemal‘in son şiiri, “Vuslat”ın arkasından hayli tezatlı bir manzara tesiri bırakmaktadır.
Şardağ, R. (9 Mayıs 1940). 4 eser ve 3 mecmua. Vakit, s. 3, 5.
