
Şair en monarşik devirlerde bile hissin ve fikrin her türlüsünü kendine mahsus bir dille anlatagelmiştir.
Rüştü şardağ
Sanatkârları bu yüzden alkışlarız.
Dar bir vaka kanevası kurmak ve bir defa onun içine girince binbir titizlik göstererek vakanın dekorasyonunu tamamlamak, okuyucuyu vakanın macerasiyle beraber sürüklemek.. Geçen haftaki yazımda şahsiyete doğru giden sanatkâr için bu zihniyetin ne büyük bir köstek teşkil ettiğini ve bir asırlık edebiyatımızın bu hastalıkla mâlûl olduğunu belirtmiştim. Zira mutlaka bir vaka bulmak, onu cazip, sürükleyici kılmak endişesi sanatkârın hürriyetini kaybetttiriyor. Her şeyden önce sanat muhakkak ki bir kastı olanların, insan için, onun mukadderatı için, cemiyeti için sancı ve âzap çekenlerin büyük bir cür’etle başaracakları bir şeydir. Zaten onun en büyük zaferi, hürriyeti değil midir? Herhangi bir eseriyle karşılaştığımız zaman sanatkârı sevmemizle beraber hased edeşimizin de hikmeti buradadır. Yoksa o, esasta bizim de bildiğimiz şeyleri anlatır durur. Hattâ hepimizin duyduğu şeyleri duyurur diyebiliriz. Fakat duyduklarını anlatmak cesaret ve hürriyetinden mahrum insanlar arasında tek cüret sahibi odur. Estetik kanunlarının ötesinde, açık ve gizli cemiyet kaynaşmalarının ortasında, nihayet “insan”ın mürekkep ve çözülmez mefhumu karşısında hür ve serbesttir. Fakat bu hürriyet onun cemiyet ve insanla olan alâkasını dağıtmaz. Bilâkis o, bu mahşeri dünyayı seyredebilmek ve anlatabilmek hürriyetine sahiptir. Şair en monarşik devirlerde bile hissin ve fikrin her türlüsünü kendine mahsus bir dille anlatagelmiştir. Sanatkârları bu yüzden alkışlarız.
Son neslin hikâye ve şiirle meşgul olan birçok isimleri, bu bakımdan, şahsiliğe kavuşacakları muhakkak olanların listesine katmakla beraber, bazılarını hatırlıyorum, gerçekten onlardan okuyucularıma bahsetmek isterim.
Bekir Sıtkı adını bilmem okuyucularım tanımamazlık ederler mi? Onun memleket hikâyeleri “Talkınla Salkın” adı altında ve hikâyelerden toplanma iki eseri var. Son zamanlarda Haber gazetesinde iki hikâyesine daha tesadüf ettiğim bir hikâyecinin gerçi bütün mevzuları bir vaka etrafında toplanır. Fakat onda vaka bir gaye değil, sadece bir vasıtadır. O, mütevazı ve küçük insanların hayatlarından alınmış sahneleri, natüralist bir ifade içinde, çok zaman vakalarını bile kompoze etmeden, aynen ve oldukları gibi alır, söyler. Konuşur mu, yazar mı bilmeyiz, yalnız, okuyucuya karşı o kadar saygı ve sevgisi vardır ki onu hiç sıkmak istemez! Teşbihsiz, mecazsız, edebiyatsız yazar. Kendisini perdenin dışına atmıştır. Fakat bu perde arkasındaki insanın cemiyet karşısında, kritik mahiyette bir çok davaları var ki yavaş yavaş sizi sarar.
Diğer taraftan Kenan Hulûsi‘yi anlatmak istiyorum. “Bahar Hikâyeleri” ve “Son Öpüş” hikâyecisinin bir tek hikâyesini okuyun, göreceksiniz ki vaka prensip harici kılınmıştır. Bir Naivete bütün satırlar boyunca uzanıp gider. O sade konuşur, tasvir eder, kalbimizin ve düşüncelerimizin en gizli taraflarında uyuyan meseleleri kımıldatır. Şairane kelimelerden doğmuş ifadesi yürüyüp giderken bir de bakarsınız; karşınıza bir vaka da çıkıvermiştir. Fakat siz ona başınızı çevirir, tekrar bu orijinal ifadenin sahibini dinlemeye dalarsınız.
Şiirimizin veçhesi, bütün kırışık ve biribirine karışmış hatlarla dolu bulunmasına rağmen karanlık değildir. Orhan Veli adı bütün alaylı hücumlara rağmen bir kıymet olmaktan uzak değildir. O, halk için olmaktan ziyade, halk gibi yazıyor. Realitenin şiirini herkese duyurmak istiyor. Fakat onun bir günahı var. O yolunu aşmak, tabii mecrasını devirmek istemektedir. Kendi nefsine eza ediyor. Şiirini kritik mahiyette kelimelerle dolduruyor. “Şiirde nasir değil de, neden muhakkak klâsik bir kelime istiyorsunuz?” Fakat onun bu iddiasına okuyucular da şu şekilde mukabele edemezler mi? “Klâsik bir kelime değil, güzel.. Fakat neden muhakkak nasir olmalı?” Halbuki onun Polonya harbi sırasında söylemiş olduğu “Yaramazlık eden çocukları bacağından tavana asarlar” diye başlayan bir şiiri var ki sonunda şu mısra ile biter: “Peki ama, hepsi de mi yaramazdı Polonya çocuklarının?” Şairin bu yavrulara acıyan kalbiyle bu suali böyle saf, çocukça, dosdoğru soruşuna baş çevirebilir miyiz? Orhan Veli yıkmak değil, yapmak istediği ve sadece kendi sesini dinlediği zamanlar daha sıcak ve beşerî kalıyor.
Rıfat Ilgaz adını okuyucularıma bir müjde içinde duyurmak isterim. Sanatta hürriyeti, sanatta başerî oluşla birlikte mezcedebilen bu kalem, mistiko-sembolik diyebileceğimiz bir dünya içerisinde duymaktadır. Son zamanlarda daha seyrek yazan bu kalemde, bir vakadan nefret ediş var. Bir şey izah etmekten, bir his telkin etmekten bir avantür nakletmekten kaçış var. O sentaksında bile bir başka türlüdür. Fiilleri sevmez. Çok zaman hep ismi faillerle, sıfatlarla cümlelerini bitirir. Kelimeleri daima biraz kapalı kalmaya çalışırlar. Çok zaman tezadları zaptetmeye tutkundur. Bir başka ahengi var. Her şiiri, eksik kalmış hisleri, herhangi bir zaruretle tamamı söylenmemiş fikirleri ihtiva eder. Bu korku nereden geliyor?
Kimbilir belki de söyledikleri yalnız kendine mahsus kalmak için mi bu kadar az, kesik kesik söylemek istediğine şahit oluyoruz.
Onun bir şiirini okuyucularıma yeniden hatırlatmak istedim. Bir eski efsanenin himayesinde şair, bu hayatın garip tezadları, mahrum muztarip olanlar daima mesud kalabilenlerin sevincini sonra tekrar çaresizlerin hüznünü anlatmak istemektedir.
Sanatımızın, genç neslin elinde kalıp, klişe ve dava zihniyetinden sıyrılarak, macera nakilliğinden kurtularak, beşerî oluşu fethedeceğine eminiz. Bir gün bu sütunlarda kuvvetle eminiz ki yukarda bahsettiğimiz isimler hanesi kabaracaktır.
Şardağ, R. (29 Eylül 1940). Edebi Musahabe: San’atta şahsiyete doğru. Vakit, s. 3, 6.
