Şu marifet meselesi

Her konudan bir dünya yaratabilmekte serbest olduğu için sanatçıyı hür sananlar onun asıl esirliğini de kabul etmekten uzak kalmazlar. Kalemlerinde ince bir varlık olan nice kimseler, kendilerini dört bir yönden saran dış tesirlerin uyarıcı ışıkları altında duygularını içten geldiği gibi dokumak ve renklemekten çekinegelmişlerdir. 

“Bir akşam üstü sevgilisini hatırlıyan şair, onun gözlerine, muhakkak akşama uygun bir renk bulup yakıştıracaktır.” diyen Benda elbette haklıdır. Fakat sanatçılar, sade sevgililerinin gözlerinin rengini mi değiştirirler! Onlar bütün duygularını darlıktan kurtarmak için her küçük sevginin üstüne çıkararak bir mahalleden, bir vatana, bir vatandan da bütün insanlığa yükseltmek zorundadırlar. Bir komşunun hasisliğini görmüş olmaktan ne çıkar? Bu komşuyu elinden tutarak dünya içindeki benzerleriyle kıyaslamak, okunan kitapları zihinde yeniden yuğurmak, ona düşman değil fakat bizden bir parça olduğu için acımak ve en sonra bu hasis komşuyu kara ve acı taraflarımızın bir örneği diye sanata almak elbette sanatçıyı köstekliyen sebeplerdir. Halis sanata “samimi değil” diye kızanlara ve sanatta marifetten, hırfetten [zanaat] ürkenlere şaşmamak nasıl elden gelir ki, sanat zaten insan oğlunun en büyük, en yüce marifetidir. Bir an için Madam Bovary’den bir sahneyi hatırlıyalım. Eserin içindeki meşhur, “Panayır”ı bize bütün çiğ ve maddi gürültüleriyle anlatan Flaubert, arada bir, Emma Bovary’nin âşıkiyle olan konuşmalarını nasıl bütün o gürültülü çevrenin üstüne çıkarır. 

Normal hayatta, patates, kuru soğan satıcılarının patırtıları ve bir panayır mahşeri içinde iki âşıkın konuşmalarını işitmek mümkün değilken bu konuşmaları arasıra panayır gürültüsüne hükmettirdiği için romancıya elbette “Samimidir” diyemez, fakat hak vermemezlik de edemeyiz. Zira romancı, sanatın ince marifetlerini pek güzel kavramış ve gene bizi düşünerek bir pazar ve panayır ortasında kafamızın bir davul gibi şişmesini istemediği için arasıra bu iki kişinin konuşmalarını serin ve ılık his oyunları halinde kulaklarımıza duyurmak istemiştir. Hattâ bu aşk üzerindeki konuşmaların bir panayır ortasında bize duyurulmaya çalışılması ve fon olarak böyle bir yerin seçilmesi de gene bir marifettir. Çünkü okuyanlar bu aykırı vasatlar üzerinde yürürken bakıp uzanmıyacaklar. Madam Bovary’nin sesini böylelikle daha canlı ve daha iyi işitebileceklerdir. 

“Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”ndan da bir sahne hatırlıyalım. Küçük kahraman, fakültenin teşrihhanesinden [Otopsi mahali] çıkıp lokantaya girdiği zaman Shakespeare‘in Hamlet’indeki Yorih’in kafatasını hatırlatmıştır. Doktorla konuşurken ve ilk lokmayı yutmağa çalışırken arada bir, “Zavallı Yorik”, “Hani senin..” gibi sözleri konunun içinde bırakıverir. Bu sözleri kahramanın karşısındaki doktor duymaz da okuyanlar duyar. İşte bu teknik durum samimi kelimesiyle kastolunan gerçeğe her zaman uymaz. Fakat sanat bir ustalıktır ve bu marifetler gereklidir. Onun sihrin iyi kavramış olduğu içindir ki, sanatçı Hamlet’teki Yorik’i sık sık işe karıştırarak kafamızda insanın akıbeti bakımından birer şimşek çaktırır. 

Sanat adamları istemeseler bile hep başkaları için, sizler için yazmakta değil midirler? Hangi sanat eseri, yaratıcısının ilk duygusuna benzemiş, hangi kahramanlık, vatan, millet ve insanlık bağırtıları sahipleri tarafından -özentili karışmalar sonunda- yeni ilâvelerle büyütülmemiş veya budanıp kırpılmamıştır? Hangi dâva ilk parladığı andaki gibi satırlara geçirilmiş hangi mısra içte, dudakta ve kelimeler içinde hep aynı kalmıştır? 

Az çok yalanla karışan sanatı seviniz. Çünkü o, çoğu zaman sanatçısını bile dinlemiyerek hep sizler için en güzel meyvaları koparıp durur. Onlar sizler için bu marifetlere, bu sevimli oyunlara başvurup dururlar. Bilirler ki, sizler her esere, azıcık olsun iğnelemek hevesiyle eğilecek, her mısrada kendi çilelerinizin başlangıç ve son bulma tarihlerini arıyacak, her yaprakta kendi ananenizi, kendi sevgiliniz, kendi eviniz, kendi vatanınız ve kendi insanlığınızı araştıracaksınız. Bu yüzdendir ki sanat en büyük marifete muhtaçtır. 

Ustalıklı eller tarafından kavranılmamış konular, ne yazan, ne okuyan, ne de içinden çıktığı cemiyet için bir değer olabilirler. Gene bu sebepledir ki sanatçıya avizeler gibi pırıldaşan kelimelere yaslanmak yetmez, kardeşlerinin korkulu alın yazılarına küçük yüreğini siper etmesi elvermez ve karanlıklarda yüzen ufak ufak gerçekleri bir ana kaynağın sıcak koynuna atmak onun için tam bir başarı sayılmaz. O, bunların hepsini yapacak; bir ülküye inanmışsa bu ülküyü ustalık ve marifet yollarına başvurarak kendisini okuyanların ülküsü haline getirecek, bir büyük hissin ateşiyle anmışsa, hiç olmazsa bu ateşten başkalarını da faydalandırmak yoluna başvuracaktır. Eski Grek sanatının, vatan aşkını sel gibi içimize akıtan eserleri, bu engin kudretleri dolayısiyledir ki milletlerine şan oldular. Virjil’de ellerimizle değip gözlerimizle görmekte olduğumuz bugünkü tabiat şakımakta olduğu içindir ki Latin medeniyeti gözlerimizde yükselir. İçindeki kahramanlık duygularının gündelik nakaratla ve başıboş bağırmalarla münasebeti olmadığı ve hâlâ kalplerimize dolduğu için Dede Korkut hikâyeleri ölümsüzdür. Yunus, Fuzuli, Nedim ince sanata bağır açtıklarından dolayı hâlâ duygularımıza dokunmadadırlar. 

Gerçi sanatın bir çıkmaz sokak içinde bile avuç dolusu şiir bulunduğunu hatırlatan frenk münekkidinin hakkı yok değil. Fakat bu şiiri duymak ve toplamak da bir hüner işidir. Gerçi seçkin yazıcılar, bir gölge, bir ses, bir küçük olayla kımıldıyabilen kimselerdir. Fakat bir yerine bin söyliyecek olan da gene onlardır. Gerçi sanatçı herhangi bir insana gözü takılarak onu dile getirmek isteyiverecektir. Fakat ortaya kayacağı eserde nice insanlar, bir kitap boyunca yaprak yaprak damlıyan öz insanlıklarını bulacaklardır. Bu bakımdan, kendi havasının sıcak samimiyeti içinde, yaşanan cemiyeti ve insanlığı işliyen, dokuyan sanat, bizim için yaratılmış eserlerin tâ kendisidir.

Altı asırlık klâsik şiirlerinizden bugüne yadigâr kalan ve hâlâ dudaklarımızdan düşürmediğimiz mısraları hatırlayınız. Onların bütün kudreti, kendi zamanlarına değil, bugünlere kadar uzanabilmelerinden ve eskimez ustalıklarından gelmiyor mu? Yüz yıldan beri nesir sanatımızda görülen kımıldama ve gelişmiye karşılık şiirimiz Sevreti Fünun’dan bu yana hep bu büyük pot’un tesiri altında kıvranmadadır. Samimi içten tasannusuz [yapmacıksız], içten geldiği gibi külfetsiz gibi kelimelere bel bağlıyarak şiir karalamak istiyenlerin defterleri dolduran gün ve mevsim tasvirlerine bakınız; ya sanatın ateşiyle yanmadıklarından veya ustalık bilmez ellerde bulunduklarından dar bir ufuk içinde kıskıvrak bağlanmış duruyorlar. Bir şairimiz pek haklı olarak “Gönlündeki canan dediğin iaşeyi sil at.” diye hanidir ki şairlerimize seslenmişti. Hâlâ bizim boy boy dizili duran aşka şiirlerimiz içinde bu eskimiş cananlar yatıyor ve şiirler de hep bu cananlar uğruna, hep bu bencil aşklar uğruna karalanmış nazım örneklerinden kurtulamıyor. Gerçi genç şairlerin bir kısmında bu dar ufuk yırtılmıştır. 

Ziya Osman Saba, Aziz Behiç Serengil, Ceyhun Atuf Kansu, İbrahim Zeki Burdurlu, Osman Atillâ, Orhan Babaoğlu gibi isimler dikkatimizi kendi üzerlerine kuvvetle çekmektedirler. Fakat birçoklarımız hâlâ sanatı bir sahte ve lüzumsuz marifet bildiği, onu yapmacık oyunlardan ayırdedemediği içindir ki, edebiyatımız çelimsizdir. Ve hâlâ büyük sanat aşağı görüldüğü içindir ki birçok şairler nice beceriksiz ve tatsız nazım kalıpları içinde bocalamaktadırlar. Halbuki sanat boş bir oyun olmaktan ne kadar uzaktır. O bize, kendimizden kurtulmayı, başkalarını kazanmayı öğretecekti. Kendi görüş ve heyecanlarımızın ustalıklı ellerle yakalanmayınca kendimizden başka kimseye yaramıyacağını anlatacak, büyük sanat ve onun gerekçeleriyle beslenmedikçe bütün duyguların yavan ve geçici olmıya mahkûm olduğunu öğretecekti. 


Şardağ, R. (19 Şubat 1944). Şu marifet meselesi…Ulus, s. 5-6.

Yorum bırakın