
(1894-1971)
Nesrimiz
Veysi‘den Abdurrahman Şeref‘e kadar akıp giden, tezkereciler ve vakanüvisler elinde ağdalı terkiplere bulanarak komikleşen, yürek tüketici bağlarla kıvrılıp uzayan, kısacası zulüm gören bu dil acayipti. Ne kadar güç anlaşılırsa o kadar hünerli demekti. Eski nesrin, kendi öz nağmelerinden başka her türküyü çağıran dil kahramanları sadece dışa, parıltıya, şekle veya yapmacığa can vermede becerikli ustalar oldular. Bu nesirde nazmın tahiline benzer, bir talih de yok. Çünkü divan şairi nazmın kılişelerine sevimli nağmeler de katıştırabilmişti. Vefaya, hicran, kader karşısındaki kör ve çaresiz boyun büküşe dair güzel olarak ne kalmışsa hep bu nazmın malıdır. Tarih nev’i içinde Naima ve Cihannümâ sahibi Kâtip Çelebi‘yi, koca Türk seyyahını bu tezkereciler arasında görmek istemediğimizi anlatmaya lüzum var mı bilmem?
Son yıllara kadar işte bu “İnşa” sanatı ufalandı, ayıklandı, bir hayli güzelleşti, ve bize sayılı kalem adamlarını tanıttı. Fakat biz çok iyi biliyoruz ki çağdaş insanın duygu ve düşünüşü, en güzel, onun Türkçesinde, bu yani (seyahatler anlatıcısı)nın satırlarında parlamaktadır. Günleri biraz daha deşerek, yılların biraz daha gerilerine kayarak hesaplaşabiliriz. Garp tarzında bina kurmak değil de, garp rüzgârından feyizlensin diye yıkık dökük evlerinde ufacık pencereler açmak istiyen Tanzimatçılar eski nazma dolu dizgin yürürken, nesir dillerindeki yapmacık tantanaya o kadar ilişmediler. Terkipler azaldı, biraz daha büyük kalabalıklara faydalı olmak istenildi. “Muhayyelât-ı Aziz Efendi”yi kulağından tutarak, modern kılıkla ve açık bir Türkçe ile dilimizde canlandıran ve sonra, yolunu devamcılarına bırakan Ahmet Mithat Efendi, bu dilin dış yapısı için az emek harcamamıştır.
Fakat Türkçe, milletimin, dünya ortasında ışık salıp duracak olan solmaz ve kararmaz aynası değil midir? Elbet o da her dil gibi incelmiş sanatçı sınırlarının süzgecinden geçerek dünyaya bütün parıltılarını saçacaktır.
Falih Rıfkı‘ya kadar bir dil toparlamış ve öz kelimeler içinde kendini idrak etmeye başlamış ve hattâ bir kuvvet olmuştur.
Fakat aydınlık kalem, kıvrak, pürüzsüz ve uzun ömürlü dil onunkidir. Çünkü güzel Türkçe, her dokunduğu fikirden en canlı sesler vererek, bütün kabiliyetlerini “Ateş ve Güneş” müellifinin “Tanin”deki ilk fıkralarındanberi saçıp duruyor.
Her şeyi söyliyen bir dil
Edebiyat yapılabilmek için patentalı konulara ne lüzum var? Her şey; cemiyete, fikre, yarının insanına, hayata ve siyasete ait ne düşünülmüş ve duyulmuşsa onun nesrinde yaşar; seyahat yazılarında siyasi makaleleri ve “Fatay” adlı fıkralarında, “Roman”ında, “Konuşma”larında. Yedigün’de çıkan karşılıklı konuşturmalarında o neler söylemez?
Bir gün geri idarelerdeki korkutucu diktatoryalara tokatlar atılır, bir başka gün gözlerinizi bir Cenup Amerika limanının dışında sabaha karşı açarsınız; bir satır, kendi içinde adaletçi kalmış bir imparatorluğu tutarken, bir başka cümle, aynı imparatorluğun yirminci asır içinde buram buram zulüm tüten sömürgeciliğine isyan içindedir. Hem, “Karamsar”, “Şaşırtmaç”, “Aynılık” gibi kelimeler için zevkimiz içinde sayılı yerler ayırarak.
Hür ve endişeli sanatçı
Hür ve endişeli: İşte bu iki zınddın sonucu onun sanatını doğurdu. Falih Rıfkı Atay hangi konuda konuşursa konuşsun en keskin bir düşünüşün verimlerini büyük bir hürlükle kaleminin ucundan dökmek ister. Bu onu serbest tutan şevkli bir arzudur. Fakat bir korku bu hürlüğün yakasını bırakmaz. İster ki bütün söylemek istedikleri en çekici; yerine göre en nazlı veya sert bir Türçeye can versin; bir edalı ve kıvrak dil çinde Türkçe, sevimli bir salınışla akıp gitsin. İşte onun bu ürkek serbestliği, ölçüye yüz çevirmeyen coşkunluğu dilimize her gün güzel yazı örnekleri verip duruyor. Bu iki zıt vasıf onun bize tattırmak ve duyurmak istediği şeyler arasında da göze batar. En acımsı bir duyguya ateş veren satırlar, bakarsınız, çabucak sert ve keskin bir hüküm bildirici sözün sırtına dayanır. Şimdi bir tarihi örnekle söze başlar, ardından gelecek olan cümle, saygılı bir ölçüye sığdırılmış tatlı-sert bir öfkedir. Cümlelerinin kuruluşu da böyle renk renktir. Gramerin bütün zaman ve iş bildiren kelimeleri nöbetleşe yer değiştirip dururlar. Bir yılbaşına gireceğimiz gün millete ve insanlığa ait ödevlerimizi hatırlatan Fatay, “Yapınız, ediniz, unutmayınız”a benzer emirlerle bitin cümlelerinden sonra birden bire sorar:
“Say’dan başka teselli var mı?” Bunun ardından değişmez, kesin hüküm: “Hayat yalnız onunla asilleşiyor ve yalnız çalıştığı zamandır ki insan, niçin doğmuş olduğunu sormuyor”. Meselâ maceracı savaşçılığın aleyhinde bir sürü tahminler bildiren cümlelerini okursunuz: “Halk yığınları harp sözünü ağzına alanın boynuna deli gömleği geçirecekler.” Ve daha bir sürü istibal sigası. Sonra bir denbire bir nida: “Türk’ün öldüğü yeter!”
“Boğaziçi’ni çirkinleştirme” cemiyetinin kurulduğu tarihi pek hatırlamıyorum.
Kolayca anlamaktasınız ki bu dil, amansız bir hicivcidir de. Hiç elverişli olmıyan fikirler arasında dolaşırken bile bu hicvi, vuran, çarpan -hele bazan- kırıp geçiren bu hicvi nasıl görmezlikten gelebiliriz. Zaten hiciv kıracak ve acıtacaktır. İnsanî sanatı tutanlar, çıplak hakikat sık sık bu amansız yazılar içinde can bulduğu için merhamet edebiyatı kadar hicveden edebiyatı da sevegeldiler.
Falih Rıfkı Atay‘da adım başında bir, batan bir iğne gibi satırlar bulursunuz. Şark ve garp çok zaman yüzyüzedir. Gülünç ve acı ayrılıklar hemen her yaprakta bizi ibretle titretir. Cenup Amerika’sından söz ederken birden, eski Türk’e ve Osmanlı’ya döner. Bir zamanlar atından aşağı inmiyen Türkle, sonraları evinden dışarı çıkmaz olan entarili Osmanlı efendisi bir hizaya getiriliverir. İşte son eseri olan Hind… Daha uçakla Basra körfezi üzerinden geçilirken bile hicivle karşılaşırsınız. Osmanlıya kem gözle bakmış eski Iraklının düştüğü gülünç ve acı hatalar bir kalemde çizilip atılır. Hind’in içindeki mezhep ve din kavgalarından, sınıf ayrılıklarından sık sık söz açan seyahat yazıcısı hiç bağırmadan, üzgün ve melodram havası kokan yapraklar doldurmadan bu yüz milyonları geçen yığınlar için sızlanır. Harp, ileri garp dünyası ve mevcut Hind realitesi durmadan çarpıştırılır. Bir gün bu Türk seyyahı Tuna’ya bakıyor: Güzel nehir, çapkın ve nankör bir şuhlukla her şeyi, eski büyük dostunu bile unutarak yeni metreslerinin ortasında, taze Balkan akislerine serin bir kucak olmadadır.

Atay birdenbire kısa bir cümle söyler ki ogünkü tarih hakkında kafamıza yerleşen acılı duygular ayaklanıverir: “Tuna Osmanlı İmparatorluğu’nun bağrından akar”.
Fakat onda bu hiciv arzusu bazan o kadar ateşlenir ki en elverişsiz bir hedef akar. Nitekim Hind’in başlangıcında zekâsı böyle bir hedef bulmakta güçlük çekmemiştir: “Henüz bir iki lisemiz Grekçe ve Latinceyi kekelerken millî ümanizma münakaşalarından korkmakta haklı olmaz mıyız?”
Hindli ve Amerikalıyı birbirinden ayırdederken iki ayrı dünya arasındaki uçurum bakın nasıl şu eşsiz satırlar içinde canlanır: “Aklını ruhuna gömen, içine bükülmüş Hindu, şarklılığın, ruhunu aklının üstüne giyen, dışına atılmış Amerikalı garplılığın ucundadır.” Fakat bazan bu kalem hicvedecek şartları zorla yaratmak ister. İşte o zaman o zaman bir zekâ boşuna işlemi olmazı mı?
Netekim, “Hat, Osmanlı güzel sanatlarının bir geleneği idi. Latin harflerinden sonra ona bağlanmanın mânası kalmış mıdır?” derken bizi bir hayli düşündürür: Yeni haflerden sonra acaba hat’ta bağlananlar ve böyle bir mesele var mı? Bir zamanlar Türk’ün kör bir anlayışa karşı ileri bir tepkisi olan hat sanatı bizim her şeyden önce, kendisinin de söylediği gibi güzel sanatlarımızdandır. Sonra yazıcı geri zihniyete ateş püskürürken garbın hâlâ büyük hayranlıklarla anıp durduğu minyatür sanatımıza da iyi gözle bakmaz. Gerçi Osmanlı-Türk, geri-ileri aykırılıkları onun kaleminde en güzel örneklerini verdi. Fakat artık, hâlâ Osmanlı tıbbiyesinden söz etmekle ve onu hicvetmekle bu kalem biraz zayıflamıyor mu?
Onun, “Eski şark enternasyonali içinde nasıl hususiyetlerimiz, başkalıklarımız olmuşsa, şimdi bunları garp enternasyonali içinde arayacağız” sözlerini okurken akla şöyle bir sual takılıyor: Peki acaba neden değerli yacızı, kalemini ve dilini eski şark enternasyonali içindeki dile benzetmekten korkuyor ve ona kudretli bir benlik veriyor. Garp medeniyeti içinde eski Şark medeniyet iiçindeki ölgün ve silik benliğimize uygun bir benlikle mi yaşıyacağız? Garbın değil, her milletin hakkı olan teknik medeniyete elbette katışacak, fakat yazıcımıza rağmen garp camiasında en değerli özelliklerini saklamasını bilen diğer milletler gibi asil geleneklerimize bizler saygı göstermesini bileceğiz. Oysaki Garp şaşkın politikası ve bugünkü hazin durumu ile bizi birçok müesseselerinden iğrendiriyor.
Bu kalem sık sık şaşırtıcıdır da. Eski sanatın komik terditleri, onda, yani bir imkân içinde acelenir durur. Biliriz ki o az sonra yepyeni edâda, kavrayışımıza hükmedecek bir cümleyi önümüze serecektir. Bu sebeple yazıcıyı bütün yazılarında biraz titiz ve sinirli buluruz. Ve gene bu sebeple bazan öyle olur ki Atay‘ın yazılarını okumakta iken düşüncemiz, onun bu sinirli emeğine ve göz alıcı hünerlerine takılır. Hayranlığımız, elimizdeki güzel yazıdan önce onu yazanın parlak kabiliyetlerine takılmadığı zamanlar nesrimizin en büyük değiriyle karşı karşıya bulunduğumuzu kabul etmekten çekinmeyiz. Biliriz ki o, artık “Roman”ındaki roman konusu arıyan romancı gibi sinirli değildir.
Zeytindağı yazıcısının bizi sık sık şaşırtmaktan ve “Şaşırtmaçlı” cümlelerle avlamaktan hoşlandığını söylemiştik. Onun sanatının en sevimli tarafı da bu cihet olsa gerek. İngiltere’de, Avam Kamarasındayız. Mac Donald çekicini vuruyor ve Kamara susmuştur. Berden Başvekilin sesi yükselir: “Yaşamasını bilmek de bir sanattır.” Derhal kudretli sanaçı, bir Hindlinin yaralı hançeresini dile getirir: “Oradan bir Hindli atıldı, fakat bir hak değil midir?”
O sömürge insanlarının acısını yalnız bu eserinde değil, her kitabında sık sık duyar. Hele Hind, ezilen yerli halk için yaprak yaprak göz yaşı döker. Eseri açınız: Tarih konularak, her gün, yol boyunca notlar alınmış ve bunlar okuyucuya sunulmuştur. Bu notlar içinde Hind’e kadar giden yollar, Hind ülkeleri, âdetler, dinler ve devletler anlatılır. Hindistan’ın eski sanat yapıları üzerinde durulur. Hattâ yazıcı Türk sanatını kıyaslı bir ölçü ile bize en küçük ayrıntılarına kadar çizer. Fakat Hind kalabalıklarının hayat ve talihi:
İşte onun sıkı sıkı üzerinde durduğu bu kalabalıklardır. Her fasılda, satırlar arasından gönlümüze doğru başlarını uzatan bu insanlarla ne çok diz dize oturur, onlara karşı ne büyük bir yürek üzgünlüğü duyarız. Hind’in içlerine ilerledikçe türbeler peşinizi bırakmaz:
“Türbe hâlâ âşıklar tavafıdır; sıcak mehtaplarında kara sevdalılar, yanan başlarını mermer eşikler üstüne koyarlar. Ölümün bu kavuşturucu kapısında can serinler. Hâtıralar rüyası içinde, acıyı ve ümitsizliği şafak renkli bir sis bürür. Baş ağır düşünceden, gönül ayrılık ağrısından hafifler.”
Şahi Cihanın sesi gelir: “Bir günahlı buraya gelip sığındıkta bütün suçlarından temiz olur. Bu evin görünüşü kalbe ağlayış verir. Güneş ve ay bu eve baktığında göz yaşı döker.” Ayrı dinlerin ayırdığı yığınların tek renkli talihine bakınız: “Kaat, Onu anasının karnından süpürücü alır ve ölüsünün yakılacağı odun yığını üstüne süpürücü bırakır. Kast’ın Hindû halkına işlediği, taassup müslüman yığınlarından esirgemez. Arka sokakta ikisi de birdirler, bir kaptan su içmezler ama, bir sıtma ile sararırlar, bir verimden öksürürler, biri mescidinde, biri mâbedinde ayrı Tanrılara taparlar ama ikisi de aynı zemindarların kapı eşiğine yüz sürerler.”
Aynı talihden başka yapraklarda da söz açılır: “Yalınayaktırlar. Sırtlarındaki bez, esvaptır. Yorgan, yatak bazan bütün eşyadır. Birahmanların bir aşağı sınıfı vardır ki prenslerin günahlarını yerler: Hindistan’da çok defa, koskoca bir şehir, dul beli gibi bükülmüş, verem göğsü gibi çökmüş, binlerce kulübesiyle bir bütün şehir, bir raca veya mahraça sarayının çilesini çeker.”
İşte o hep budur; sanat merdivenini işkencelerle tırmanmasını bilendir. Yalnız bir an için düşünmemek de elden gelmiyor: Bu eşsiz kalem gezip gördüğü yerlerde, neden bir yerden bir meseleye, bir manzaradan bir fikre atlıyarak bazan bizi şaşırtmak ister? Sanatının kudreti demek olan bu özel anlatış tarzına yer yer olsun, biraz sakin bir durum takındırmaz? Gönül isterdi ki Taymis, biraz da egzotik, şiirini kendi diliyle bize anlatsın. Roma’da ve Rusya’daki yeni rejimlerin muhasebesi yapıladururken bu yabancı ve alışamadığmız kıyafetlere bürünmüş insanların hayat ve hayal dünyaları kalemin ucundan parlasın. Fakat o da bize şöyle soracak: “Ben size Roma’da Mussolini’nin odasında ve eski Sipezia bataklıklarının yanında, Moskova’da ne söylemek istedim biliyor musunuz: Türkçe.”
Gerçekten de öyle. Kaç yıllık Osmanlı idaresi altında yaşıyan Suriye’yi neden mi kaybettik? Atay, size bir cümle söyliyecektir ki bütün Türkleşmiş illerin vatandan kopuşunun sebepleri gözlerimizde haklı bir ışıkla yanacaktır:

“İngilizler, Ruslar, İtalyanlar ve Osmanlılar arasında Suriye ve Filistin ve Hicaz işlerini en az bilen ve anlıyanlar, sonuncular yani bu kıtaların asıl sahipleri olmuştur. Her tarafı top arabasiyle geziyor ve hırsız memur kafasının tası içinden seyrediyorduk..” (Zeytindağı)
Delhi dâvetlerini anlatırken, Türkçesine dikkat ediniz: “Delhi dâvetlerinde politika, yemekten fazla yenir, susuzluğu, içimekten fazla giderir.”
Bir ömür bahasına işlenmiş fil dişlerinin fiyatını öğrenince seyahat yazıcısının neler duyduğunu dinlemek istemiz misiniz:
“Fiyatlarını soruyorsunuz, en pahalılarını bile yılların günleriyle hesapladığınız vakit, birdenbire köşkler, atlılar, ırmak ve bahçeler oyulmuş fildişinin kızılımsı zarı altında, çıplar ve aç bir kuli boynunu büküyor. Bir damla üstünde bir çiçeği bütün yapraklarını işleyen bu ince el, büyüsüz mucizeler veren bu sanatkâr, günde bir avuç pirince hasret çeker.” (Hind)
Onu okuruz ve anlarız ki dilimiz alabildiğine aynak derin ve edalıdır. Türkçemiz her şeyi söylemeğe yetici, musikili ve düşündürücüdür.
Zaman fikirleri elekten geçirir; gözlerimizde haksız yere büyüyen yalancı kıymetlerin parıltısını siler; bazan konuların değerlerini hiçe indirebilir. Türk sanatçısından bu kubbe altında kalacak olan şey, asıl sadamızın en hoş ifadeleri değil midir?
Falih Rıfkı Atay‘ın dili için, akşam olmıyacağı benzer.
Şardağ, R. (25 Mart 1944). Falih Rıfkı Atay ve Hind. Ulus, s. 5-6.

