
İzmir’e bir gece yarısı vaya gündünz denizden ve karadan her nereden girseni, sanki avuçlarınızın içine bir şeyler dolmuş, gözleriniz bir yeni ve taze ışıkla yumulmuş gibi olur: Gönüllerinizin kapısı, artık miras olarak geriye sade şeref ve öğünç levhaları bırakmış olan o eski çağlara doğru açılır. Şu yol Basmahane’nin önünden sizi Kültürpark’a, maddeyi sanat içinde eğip büken bir tabiat parçasına doğru götürür. Bakın şu Bergama harabelerine! (Harabe de ne demek?) Bergama saltanatına ki ihtiyar bir şarıkaytçı göbeğine inen sakaliyle orada, bir eski çağlar kralının, parça parça olmuş testisini biraraya getirmekle meşgul. Bir temiz ve uzunca yol sizi Ayasluğ’a doğru götürmek ister. Bir yerde durur bakarsınız: Meles Çayı Buca’ya doğru uzanan koluyla hâlâ Homeros‘tan bir şeyler söyler gibi akar durur. Fuarar girersiniz, sepet-çiçek pavyonu denilen bir köşede, sade çiçekçiliği değil, fakat hasır işlerini de büyük bir sanat zevki haline getiren bir Türk sanatçısiyle karşılaşmanızdan memnun ve hayran dönersiniz. Halk sevgisiyle yanan bu aydın çiçekçinin kalbi, köylüye hasır şapka ve meşgale aramakla, kadınlarımıza kolay ve ucuz hazır ayakkabı davasını aşılamakla yanar durur. Hele, “Güzel İzmir” sözüne, adım başında bir rastladığınız büyük şehir terbiyesi örnekleriyle hak verirsiniz. Sokaklarda:
– Bardacık! Soğuk soğuk bardacık! diye incir satanlar bu beyaz renkli, içi nefis ballarla dolu meyvaya bile bir güzellik aşılamaktadırlar. Kaç asıkdır bir tutam salkımdan sade şarap değil, neşe sıkıp duran bu coşkun insanlar, efeler ve kahramanlar diyarında her şey biraz güzel, biraz gönül çekicidir. Bağ mevsimi, evlerde sıkılan üzümlerin ekşimsi kokusu nefesinizi, sarhoş edici bir okşayışla tıkar. Bu topraklar hâlâ birak Baküs tanrısının hatırasını saklamaktadır.
Hele Buca’nın biricik hususiliği üzümde toplanır. Bir gün nahiyenin sevimli ve genç Parti Reisi bana “Üzüm” demişti, “İzmir kahramanlığının kaç asırlık mayasıdır.”
Banliyö treni hangi istasyonda durursa, gece ve gündüz türkü çağıran çocukların körpe sesleriyle kulaklarımız okşanır. Eğer yolunuz tertemiz ve pırıl pırıl parlıyan itfaiye binasına düşerse, içerden ya bir çalışma, ya halk musiki saati ile karşılaşacağınız muhakkaktır. Ve biraz etrafınıza göz gezdirirseniz nefis kabartma haritaların bu çocukların elinden çıktığını görürsünüz. Bu arada İzmir’de adı “Sivil komutan” diyen anılacak kadar disiplin düşkünü olan müdürleri size aşka, tabiata ve her türlü edebî mevzulara dair en güzel mısralar okuyacaktır. Her zaman mai ve her zaman güzel deniz, Kordon’u günün 24 saatinde öper durur. Karanlık geceler İzmirlilerin gönlünü karatmamıştır. Onlar yüreklerindeki vatan sevgisiyle bu loş geceleri güneşe çevirmişlerdir.
Kültürpark zarf değil mazruftur
İzmir’e ilk ayak basan insan -eğer mevsim fuar zamanı ise- ilk anda, Kültürpark içindeki sayısız eğlencelere, süslü pavyonlara ve büyük bir halk kalabalığına bakıp hayran kalır. Parkı unutup bu geçici süslere bakan gözlerin, hakikatte kabuğu değil özü, zarfı değil mazrufu aradığını sanmak yanlıştır. Çünkü asıl Kültürpark kabuk değil öz, zarf değil mazruftur. Her sınıf İzmirlinin her zaman göz ve yürek dinlendirdiği bir köşedir. İçinde, bir çocuk gibi her yıl bayramlıkları giydirilip süslenen fuar bu zarfa benziyen mazruf içinde gelişiyor. Hele bu yıl, parka kadir bilen bir aziz el, büyük Türk başlarından büstler serpiştirmiş. Pek yakında bütün Türk büyüklerinin başlariyle süslenecek olan Kültürpark’ın gerçekten park olduğunu daha büyük bir kuvvetle anlıyacağız. İnsanı ılık hülyaların ve serin bir huzurun koynuna bırakan şu akasya bahçesi, şu küçük koru, şu kahkahalar evi, ne güzel, negüzel. Sanatın taibatla beraber çiçek açtığı ve Türkün ağaç ve yeşil sevgisinin bir sembolü olan bu bahçede gönül bu güzel isim ve bahçelerin çoğalmasını istiyor. Şu Lunapark gibi yabancılığı dilde burukluk yaratan sevimsiz kelimeleri kazıyarak İzmirliler bu bahçe isimlerine devam edebilirler. Şebboy bahçesi, bülbül bahçesi, lâle bahçesi ve daha başka bahçeler…
Bu ak saçlı kadın kimdir?
Son defa Karşıyaka Halkevi’nde “Şiir nedir?” adlı konferans verecektim. Sahneye çıkmadan önce biraz dinlenebilmem için Halkevi reisi pek güç bulabildiği bir iskemleye salonun nihayetinde gene güç bir yer temin edebilmişti. Bu aralık Ankaralı bir dostlka karşılaşmıştım. Yerimden kalktım. Fakat tekrar geri döndüğüm zaman iskemlemin yerinde yeller estiğini gördüm. Baktım, ak saçlı bir ihtiyar kadın, boş bularak oturuvermiş. Merakla iskemlenin acaba benim iskemlem mi olduğunu sormak ister gibi bakınıyordum ki aldığımı cevap şu oldu:
– A oğlum, ne kadar yerden konferans dinlemiye geliyorum. Azıcık otursam ne olur?
Karşıyakalıların kendisinden hayranlıkla bahtteiği genç reise, evinde bir iskemleye bu kadar rağbet kazandırdığı için hayrandım. Fakat asıl o Türk anasına hayrandım, ki biz de kolay kolay müşter ibulamıyan kuru bir konferans dinlemek için bir hayli uzak yolu ihtiyar etmişti. Bu ak saçlı anne kimdi? Sonradan elini öpebilmek için onu ne kadar aradım. Fakat düşündüm ki o kültüre ve sanata saygı besliyen bir şehrin kadınlığını temsil ediyor. Bu teselli bana yetti.
Ak saçlarında gizlediği latmış yıllık hayata rağmen dinç adımlarla sanata koşan Türk anası! Seni her yerde arıyacağım.
Kızılçullu’da
Sakınbu başlık “Kızılçullu kasabasında” demek istediğimi anlatmış olmasın. Çünkü, “Kızılçullu” adı elbette Köy Enstitüsüyle beraber düşünülmelidir.
Muntazam işliyen saatleriyle dört bir yana zamanı bildiren kulelerindeki azamete bakmayın! İçeride ne azametle, ne de saat ve zamama bağlı insanlar var. Akşamüsta paydos zili çalarken her biri işinin zevkine dalmış ve bu zili duymıyan çocukları görseniz. Enstitüde iş aşkı ve sanat sevgisi iki yeni ışık gibi içimize doluyor. Demirhanede 12 yaşında gözüken küçük Mehmet’e soruyorum: Ne yapıyorsun bakayım yavrum?
– Demire şekil veriyorum efendim! Bu küçük çocuğun gür sesi kulaklarımda çınlıyarak atölyeleri dolaşıyorum. Bir yerde kız öğrenciler görüyorsunuz, erkek kardeşlerine gömlek dikmekle meşgul. Biraz ötede imtihanlarını bir bina kurarak veren ateş gibi Anadolu çocukları buluyorsunuz. İzmir’in Kızılçullu kasabasında, Köy Enstitüsü bir yeni iş sevdasının bestecilerini yetiştiriyor. Bir paydos zamanı idi ki bana enstitüyü ziyaret için arkadaşlık eden Buca’nın sanat aşık ve çok sevilen belediye reisi kolumu dürttü:
– Bak azizim, dinle bu sesleri.. Ah bu sesler! İşte bizim halkçılık dâvamızın gönüle ferah veren ışıkları..
Dinledim: Göğe dalga dalga vuran halk türkülerini dinledim:
“Emirdağı birbirine kolalı
Altın yüzük parmağına doladı”
Bir başka bölümde öyle genç kızlarımızı gördüm ki yün ve iplik işleri üzerine bir büyük sanat muhabbetiyle eğilerek medeniyetimizin erguvan renkli hâtıraları olan nefis halılarımızı dokuyarlardı.
Akşam güneşi, yün işleri bölümünde genç bir stajyer kızımızın yüzüne aşık boyalı ipliklerinden çaldığı kızılımsı rengi vururken ben, bunu, bu yeni inkılâp müesseseleri içinde doğacak olan yarınki güüzel ve sanatlarımızın bir parolası halinde tasarladım.
Alyoti’nin bahçesi ve İzmir’den sebil edilen güzellik
Alyoti, yaman bir âşık olan bu İtalyan, bir zamanlar Buca’da bir ermeninin kızına âşık olur ve kızın babasına nisbet olsun diye muazzam bir koru va bahçe yaptırır. Bu İtalya’nın o zamanlar sadece sevgilisi için yaptırdığı güzel bahçede, Kızılay’ın yoksul ve bakıma muhtaç Türk çocuklarına kamp kurduğunu gördüm. İzmir’den ayrılmadan önce beni de bir kaç gün kaldığım bu havuzlar, bahçeler, küçük mağara ve korular, hıyabanlarla dolu [İki taraflı ağaçlı yol] bahçeyi yüzlerce Türk çocuğu hançerelerindeki bütün kuvveti tükeretek neşeli ve çılgın seslerle çınlatıyorlardı. Bir gün Gençlik Kurumu Başkanı kulağıma doğru eğildi:
– Alyoti bu bahçeyi kendi bencil arzularına hasretmişti. Biz yavrularımıza bu güzellikleri sebil ediyoruz.
Meles çayında Homeros’u ararken
Bir kolu Kızılçullu ile Buca arasında kıvrılıp giden Meles’i tanıyacaksınız. İçinde çakıl taşlarının kara ve sivri uçları gözüken ve eski sanat ihtişamlarının gölgesi saklı harap kemerler arasından akan çayın dört yanını hazin bir yürüyüşle dolaşmtım. Gözlerime çeşitli manzaralar takılıyordu: Köy evlerimiz, alaca bir inek, sırta yükseltiçe çoğalan yalçın kayalar, yalınayak dolaşan birkaç köy çocuğu ve kızgın öğle güneşi altında alın kırıştırıcı bir sessizlik. Meles tarihten gelir gibi ağır ağır akıyor. Bir aralık gözüme bir imalâthane ilişti. Kapısında da bir isim: “Esat Emin Duman” bilmem ve nereden bu isim durgun hafızamda Homeros‘i canlandırdı. Dalgın gözlerle ilk büyük ustayı bu ellerin âmâ ve mahzun şairini, bahtsızlıklar görüp acıklı şeyler söylemiş olan şairini düşündüm. Fakat tam bu sırada elindeki ekmek kabuğunu ısıran sarışın bir çocukla karşılaştım. Bu yumuk gözlü sevimli yavru ayaklarını çayın içindeki taşlara sürtüştürüyordu. Sordum:
– Bu çayı çok mu seviyorsun bakayım?
Önce aldırmadı. Sonra dalgın gözlerimi tarıyarak cevap verdi:
– Elbette!
Elbette! Öyleyse göreyim seni güzel çocuk! Sen de bir Homeros ol! Güzele vurgun asıl soyun gibi bu çay kenarında en yanık türkülerini oku! Öyle türküler ki asırlar sonra burada dolaşanlar senin sesinde kendi seslerini tanısınlar; göreyim seni!..
Kocaman tarihler devirmiş çay ağır ve hikmetli bir eda ile İzmir köyleri arasından akıyordu.
Şardağ, R. (28 Eylül 1944). İzmir’den Renkler / İçinde Bugünün ve Dünün Şiirini Saklıyan Şehir. Ulus, s. 5.

