“Edebiyatımız, sevgili ve gönül aşklarından başka diğer aşkların da varolabileceğini anlatmaktan henüz bir hayli uzaktadır.”
RÜŞTÜ ŞARDAĞ

Bir çiçek tomurcuğundan bahara girilebilir; bir küçük acıma hissi, insanlığın üstüne gerilmiş bir kanat olabilir; avuçlarımızda sıktığımız sevgili ellerinden alınan güç şu taşlı ve çorak günleri yenebilmemize yardım edecektir: Şüphesiz eğer bir sanatçı iseniz…
Bir sanat adamınının ölümsüz aşkına, her dokunduğu konudan ateş fışkırtan ölümsüz aşkına ulaşmışsanız eğer, bir küçük hasret, sizi büyük bir ülkünün peşi sıra koşmıya çağırır, bir garip insan yavrusu, sanki soyunun bütün cilvesini haykırmaya başlar. Büyük aşka ulaşabilmiş olan sanat adamı her köşeden bir caddeye, her sokaktan bir meydana çıkar ve her karanlık yokluğu geride bırakarak bir doğuşlar alemine varabilir.
Vatan aşkı, gençlik aşkı, evlât ve yuva aşkı, yalnızlık, kimsesizlik ve gurbet aşkı, şeref ve ülkü aşkı, hakikat aşkı, cemiyet ve insan aşkı, kendinden başkalarına yanma ve acıma aşkı, tabiat ve toprak aşkı, hüzün ve melâl aşkı, iyilik aşkı… Bunların hepsi, büyük aşka ulaşmış sanatçının yürüyeceği birer yoldur. Hepsi de insanlığın ilk uykularını doldurmuş ve son rüyalarını süsliyecek güzelliklerdir.
Eski Yunan ve Lâtin ilinin ustalarında bu aşklar en ömürlü güllerini açtılar. Bir şarap fıçısı yanından, bir asma kütüğünün dibinden ve günde on iki saat şark güneşiyle yıkanmış bereketli tarlalar ve bağlar arasından büyük tabiatın ezilmez ve bükülmez türküsünü yüreğimize işleten çoban şiirleri ustası Virjil bir gün “Aeneid“inden vatan aşkına dönüverdi. Birkaç fedacı gençle beraber harap vatanlarını kurmıya giden Eine’nin yüreklerimizi kanatan hıçkırıkları hâlâ kulaklarımızdadır; “Yeryüzünde bizim amansız felâketlerimizin çalkantısiyle dolmamış bir kıta, bir yer var mıdır?”
Iphigenia’yı, vatanı uğrunda Tanrıça’ya kurban için keskin bir satır altına boynunu uzatmıya koşturan aşktı. Bir gün asıl cehennemin, yeryüzünün yaşanan kısmı demek olduğunu anlatan ve bir ahiret yolculuğuna çıkan Dante, tıpkı Milton‘un, “Kayıp Cennet”inde olduğu gibi asıl ıstırabın aşkını verdi. Densiz evlâtlarının zalim nankörlüklerine ölçüsüz şefkatiyle karşı çıkan “Goriot Baba“nın yaratıcısında evlât aşkı bir sel gibi akar. “Bayron” ve “Genç Verter“inde Goethe gençlik çağlarının söz anlamaz ve teselli tanımaz aşklarını, bu temiz aşklarla yaralanmış kalblerinin en tatlı acıları içinde anlattılar. Doktor Faust‘a gene Goethe, olgunlaşmış eşsiz ve ağrısız bir insanlığa vurgundu, Dostoyevski, Gorki, Duhamel ve Istrati‘nin sanatlarında küçük insanlar için çarpan duygu ve merhamet dolu kalpler büyük bir insanî acıyışın aşkını yaşattılar. Şu cimri Shylock Shakespeare‘in iyi insanlığa karşı duyduğu hasretin aşkını taşımaz mı? Şu “Haydut”larında Shiller hürriyet ülküsünün aşkıyla içimizi ateşlemiz mi? Şu insanı didik didik eden Yunan ve Fransız klâsikleri, şu son devir İngiliz edebiyatının ünlü karakter romancıları; şu eğri, hasta, çarpık ve bulanık taraflarımızı alaya alır sanılan Molière yüksek ülküsüne hasret çekilen bir insanlığın aşkını dile getirmezler mi?..
Edebiyatımızda
Bunca yüzyıllardanberi hayal veya hakikat yollarından yürüyerek aşka ulaşan ve aşka ulaştıran sanatın edebiyatımızdaki yankılarını aramakla duyacağımız hüznü daha en başta kestirebiliriz. Türk edebiyatında “aşk” deyince şu sokak veya salon sevişmelerini, şu sadece ete, deriye bağlı hırsları, şu sebepsiz ayrılmalar ve hicranlarla iten ve okuyucuya yürek tükettiren eserleri hatırlamamak mümkün olmuyor. İnsanın çeşitli yaş ve çağlarındaki, ayrı ayrı ruh şartları altında gelişmiş aşklarında ne kadar temiz, derin, hayatla bağdaşır, ne kadar orijinal, ne kadar insanî kalabildik ve bu hususlarda ne ağırlıkta eserler verdik? Bunlardan, ayrı bir konuda söz açacağımız için şimdilik diğer insanî aşklara değip geçmiş olan asırlık edebiyatımıza dönebiliriz:

(1840-1888)
Kemal‘in “Vatan” piyesi karşımızdadır. Ne İslâm Bey’i görür görmez âşık oluveren Zekiye’nin hiç beklemediğimiz bir andan ortaya atılmış kahramanlığı, ne İslâm Bey’in nutukları, ve ne de kahramanlık gürültüleriyle başlıyan ve böylece sona eren eser, bize aradığımız şeylerden haber vermemektedir. Bir devrin içindeki tarihi fonksiyonu dışında, Kemal‘in “Silistire“sinde sanatın vatan ve kahramanlık aşklarını süsliyen parıltısını görmemize imkân yoktur. Cezmi için de hal böyle değil midir? Burada da vatan yerine kahramanlık ön safa alınmış hattâ ön safa değil, bütün eseri doldurmuştur. Fakat Cezmi hem kahraman hem şair, hem kalender, hem Adil Giray’ın evlenmesi için Şah hükümetini devirecek kadar ileri bir arkadaş bir dosttur; ve Cezmi her şeydir. Fakat ne yazık bir türlü karşımızda asıl çehresiyle gözükmemekte, bir türlü kahraman olarak canlanamamaktadır. Ayrı bir yazımızda söz konusu yapacağımız halk şiirindeki Daloğlu’nu bir tek mısraiyle yarattığı kahramanlığı, Cezmi bütün bir eser içinde yaratamamıştır. Zaten gerçek de pek hazin olarak ortadadır. Kahramanlık edebiyatından örnek vermek için Cezmi’ye başvurmak artık kimsenin aklına gelmiyor. Halbuki Vatan Kasidesi hâlâ diridir. Ve yeni nesil, -asrı doğru yoldan ayrılarak sapıklığa uğramış görünce, demekle beraber- hâlâ “Görüp ahkâm-ı asr-ı müharif sıdk-ı selâmetten” mısraını, anladıkça sarsılmadadır.

(1847-1914)
Recaizade Ekrem Bey‘i de vefalı bir baba olmanın, ve evlât sevgisinin ölçüsüz kudretini duyurabilmek için göz yaşları akıtmaktan başka vasıta tanımaz görüyoruz. Kalabalığın büyük bir kısmına doğruyu, samimiyi anlatan sanısını veren sanat onun da:
“Ya gel buraya, ya oraya beni çek,
Gözüm nuru oğulcuğum Nejadım.”
gibi mısralarında can bulmuş, fakat bu içten kopup gelen mısralar sadece kendi hüznünü vermiş, bizi sarsmamış, bizim insanlığmızın da onun ıstırabı karşısında pekâlâ ses verebilecek olan tellerine dokunmadan geçip gitmiştir.
Sergüzeşt ve bir ışık

(1859-1936)
“Sergüzeşt“, Tanzimat Edebiyatı’nda büyük aşka yaklaşır. Bu Rumuzüledebi’nde, İclâl’inde ve Küçük Şeyler’inde gerçekten küçük bir kalem olarak kalan Sezai Bey, “Sergüzeşt”inde artık yeni bir çehredir. “Sergüzeşt“, eski edebiyatımızın birçok sakatlıklarını da bırakmakla beraber bir sanat adamının ve yeni bir sanatın müjdesini verir. O devrin hemen bütün romanlarında eserlere çerez kabilinden sokulan halayık, esir, cariye gibi tipler, sanatın eliyle yakalanmamış; bir “acı çeken esir” olacağı yerde bir evde görülüp bazı özellikleri tesadüfen göze çarptığı için kaleme alınmışlardır. Nitekim bunlardan biri “Sergüzeşt” te de konuya girmiş, fakat sade konuya değil Sezai Bey‘in bütün benliğine girmiş ve onda ülküleşmiştir. Romancı bu eseriyle artık insanî acımanın derinliklerine iner. Küçk Bir Çerkez kızı olan Dilber, Kafkasya’dan geldikten sonra ilk satılığı evde gördüğü acılara dayanamıyarak kaçar. Bu küçük maceradan sonra roman devam eder. Dilber, Âsaf Paşalara verilir. Orada kendi halinde, acılara katlanarak yaşamıya çalışırken paşanın oğlu ressam Celâl, kızı gözüne kestirir, bir kaprisle onu elde etmiye çalışır. İşi anlıyan ressamın anası ve babası Dilber’i kovarlar. Roman gene bitmemiştir. Ressam kendisine göre aşk mânasına gelen bir hevesle bir zaman kızın izini takibe koyulur. Fakat sonunda her küçük sevdalı gibi kendi evine, kendi yüksek muhitine döner. Roman gene bitmez. Dilber’i artık Mısır’da zalim bir esircinin evinde görürüz. Engin ve geniş hayat bir küçük yavrunun varlığını sanki çekemez olmuştur. Romancı’nın hünez cilesi dolmamış olan Dilber için yanan kalbi bütün ateşiyle çarpmakta ve eser, eşlerine benzemekten uzak kalarak bir çileyi sonuna erdirmeye çalışmaktadır. Bu son esircinin evi, onun -kendisini istediği gibi kullanmayı hak bilen bir cemiyet içinde- son durağı olacaktır. Nitekim küçük bir romantik aşk sahnesi yaratmak istiyen yazıcının oracıkta, hemen ortaya çıkardığı Cevher’le beraber karşı karşıya kalan Dilber’in Nil sularına atıldığını görürüz. Son yaprakta, “Dilber nereye gidiyor?” diye soranlara Sezai Bey en büyük cevabını vermiş bulunur: “Hürriyetine!..”
Aradan bunca zaman geçmiş, “Sergüzeşt” bir hayli eskimiş, dil birçok yerlerde manâsını kaybetmiştir. Tabiat, kitaptaki tabiata benzemekten uzaktır. Hattâ çok yerlerde de romanın, işçilik ve ustalık bakımından aksaklıkları göze batar. Fakat Dilber, hâlâ acıma duygularını kaybetmemiş olan kalplerimizin içinde yer bulmada, ve Sezai Bey bir insanî duygunun aşkına ulaşmakla, uzaklardaki ruhuna yolladığımız minnet duygularına hak kazanmış olmadadır.
Hâmit’i düşünürken

(1852-1937)
Makber şairi “Finten“inde “Nesteren“inde vatan sevgisinin üstünlüğünü duygularımıza aşılamaya çalışmıştır. Yer yer, küçük pasajlar içindeki güzel şiir örnekleriyle bezenmiş bulunan bu eserler, daha iyilerini akla getirmede ve insana “vatan sevgisi bu kadar yük altında ezilmiş gitmiş, halbuki ne kadar daha canlı anlatılabilirdi” sözlerini söyletmededir. Fakat şair, “Makber”inde aşka vefa yolundan girer. Ve yeni bir aşk, edebiyatımıza bu suretle mayasını vermiş olur. Bir sevilen vücudun kaybı onda bir vefayı, ölmez bir aşkı dile getirir. “Makber” Türk edebiyatında pek çok noktalardan incelenmesi gereken bir eser olmakla beraber, kendi içine büzülüp kalmış ve aşkı sadece kendi çektikleri dertler anlamına almış olan Hamit sonrası şairlerine vereceği ölümsüz dersler vardır. Bir defa şair, bir ölüm arkasından bir kitap dolusu söz söylemiştir. Gene şair, bu en çok kendisine ait, en çok dar sanılacak bir alanda ölümü ve ölüm arkasından duyulanları dile getirmekle -nice insanî duyguları kendi dar görüş ve duyuşları içinde boğan- pek çok bencil şairlere ikinci büyük dersini vermiş oluyor. “Makber“de aşkı, Hâmid‘in, karısı için duyduğu sevgide arıyanlar durmadan yanılacaklar, ve onu tenkid zorunda kalarak durmadan eksik görüşlerini ortaya dökeceklerdir. Hâmid‘in asıl aşkı karısına değil, fakat sanatına ve karısı kanaliyle bütün insanlığa değil midir? Bu büyük aşktır ki Fatma Hanım’ın aşkından bir şey anlamıyacakları muhakkak olan insanlara bir ölüm ardından duyabileceklerini bütün ağırlığiyle duyurdu. Ve Hâmit bir sevgiliye bağlanışın, onu ölümünden sonra her yerde her vesile ile hatırlayışın şiirini değer taşıyan mısralar içinde bize bıraktı.
Tanzimat edebiyatı, kendi çevresinin bütün imkânlarını kullanmış olarak yerini daha gençlere bırakırken bir gerçeği de gözlerimizin önüne sermiş bulunuyor: “1839”un edebiyat ustaları eski edebiyatın çıkmaza girip kalmasındaki sebebi anlamışlar ve insanla ilgili bir sanatın ışıkların sezmişlerdir.
Her telden ses vermesine rağmen bu edebiyat her manasiyle büyük bir hizmetin, halka ve milllete yapılan hayırlı işlerin öncüsü olmuştur. Edebiyata olana hevesine karşı Avrupa’da vatanı için ne tahsil etmesi gerekeceğini İstanbul’a soran ve maliyecilik gerektiği için derhal onu tahsile koyulan Şinâsi, bu devrin iyi niyetli insanların olduğu gibi maksadın hayırlısına ve lüzumlusuna koşan insanlarını da dile getirir.
Daha sonraları
Servet-i Fünûn ve onun dışındakilerde aşk daha çok gönül meselesine dayanır kalır. İnsanî aşkların diğer çeşitlerine rastlamak artık imkânsız gibidir. Meşrutiyet’e kadar akıp gelen yılları ve Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e kadan uzanan zamanı elemeye kalkarsak kalburun üstünde Ahmet Cemil‘in aşkında başka bir şey kalmaz. “Mai ve Siyah” romancısı, bu devirlerde, sanatın hangi yönünden bir tahlil yapılmak istense ellerimizi boşta koymıyan tek değerdir. Her geçen yılın ardında insanlar yeni bir anlayış, yeni bir görüş ufku kazanarak “Mai ve Siyah“a dönecek -bir aralık devrinde gelmiş olmanın doğurduğu bir netice olarak göze batan- yabancı kelimelerine esef ettikten sonra esere bambaşka bir anlayışla baş vuracaktır. Ahmet Cemil, gençlik hayallerimizin bu en sevimli mümessili, hayal, ümit ve sanat aşkının son noktalarına vararak bir gün nasıl bir yaşlı çınar gövdesi gibi devrilivermişti? Nasıl önceleri bir çağ insanlığının bütün hayalini rüyalarında yaşamış ve yaşatmışken küçücük vücudiyle gene büyük manaların ve büyük hasretlerin dünyalarını kucaklamıya çalışmıştı? Ve sonra tekrar hakikatin içine sırtüstü nasıl yuvarlanıverdi. “Mai ve Siyah“ta aile, ülkü, hayal ve insanlık aşkları yanıp durmaktadır.

(1854-1917)
Mizancı Murat Bey, “Turfanda mı Turfa mı?”da (1892) bir ülkü romanı yazmak ister görünür. Fakat eser, bize bir ülkücünün hayatından çok, kafası kızdığı için ülkücü kesilmiş bir hayatın, bir inadın belirtilerini gösterip durur. Fikret insan’a, “Bir gün yapacak fen şu siyah toprağı altın, her şey olacak kudreti irfanla inandım” diyerek bel bağlamıştı. İyi ve mesut insanlığın aşkını eserlerinde yaşatamadiyse, bu kırılmış ve incitilmiş kalbinin ona daha çok üzgün satırlar karalatmasındadır. Bugün bile pek çok fikirleriyle çoğumuzunkinden daha ileri bir görünüş adamı olan şairi, devrinin geri muhiti kırmış, şaşırtmış, isyan ettirmiş, bedbin kılmış, çileden çıkarmış ve en sonra da susturmuştur. Ama ondan bize küçük bir aşka kalmasa bile gelecek devirlere nam kalmadığını nasıl söyleyebiliriz?
Meşrutiyet’i ve umumi harp yılları içinde tiyatrolar, şiirler hep vatandan söz açmış ve konu almışlardır. Fakat elimizde vatan aşkının kudretli örneği olarak bugün bir tek eser bile kalmış değildir. Böylece hüzünlülük sürer gider. Bunca siyasi ve içtimâî değişmeler, yıkılmalar olmuş nesil çatışmaları başlamış, ümmet ve millet duyguları çarpışmış, mağlup olmuş. Fakat bütün bu hadiseleri yenerek kuru realitelerin üstüne atlamış, sanatla sarılı bir insani aşkın hayalini olsun görmekten ne kadar uzaktayız. Meşrutiyet yılarının romanlarını kaleme almış değerli romancımız Yakup Kadri Karaosmanoğlu‘nda bir hayli duruyoruz. Güzel ve çok şeyler anlatmıya başlamış bir dil onda, ve bütün o günlerin ve dünlerin tarihi onun eserlerindedir. Fakat ne Ahmet Kerim, ne Hakkı Celis ve ne onların çevrelerinde yaşıyanların hikayeleri, ne meşhur Bektaşi babası bize beklediğimiz aşklardan bir haber iletmezler. Fakat günlerimize kadar uzanan zaman bize beş eser verir ki insandan ses veren edebiyat, bunlarda görülmeye başlamıştır. “Kiralık Konak”ta biraz “Goriot Baba”yı da hatırlatsa Naim Efendi evlât ve torun hıyanetine karşı dikilmiş bir iyilik heykeline benzemez mi? Gene Reşat Nuri‘nin “Yaprak Dökümü”ne emekli Ali Rıza Efendi, biraz Yakup Kadri‘nin “Naim Efendi”sini andırmakla beraber birbirine sırt veren devirlerin ortasında, evlâtlarından, görüş ve hayatı anlayış uçurumlariyle ayrılan bir babanın acıklı hikâyesini ne güzel anlatır. Romancının bir aşk haline getirdiği duyguları, bir babanın üstünde bütün ağırlığiyle toplanmıştır. “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”nda adsız kahraman için duyulan acıma, büyük bir aşk olup çıkmıştır. Eser içinde yaslı talihinden birkaç sahne seyrettiğimiz, “Ana”da eğer romancının bu büyük aşkının içine girebilseydi Türk edebiyatı dünya sanatına en büyük eserini verecekti diyebiliriz. “Sinekli Bakkal”da romancı bir Cüce Rakım tipi yaratmıştır. Günlük hayatımızda artık benzerlerini kaybettiğimiz Rakım bir iyilik, bir vefa aşkının ne canlı örneğidir.
Fakat görülüyor ki edebiyatımız, sevgili ve gönül aşklarından başka diğer aşkların da varolabileceğini anlatmaktan henüz bir hayli uzaktadır. Halbuki ömrünü sade iyilik yapmak için harcıyan babacan insanlar bizim toprağımızda yaşar. Vefayı mezara kadar sürdüren esrarlı kudret bizin insanlarımızdadır. Bu topraklar üstünde adım başında bir ana sevgisinin, vatan sevgisinin ve insan sevgisinin toprak, ülkü ve şeref sevgisinin, bunlardan daha nice, nicelerinin karşımızda belirdiğini görüp durmadayız. Yakın yıllarda Türk sanatının bu aşklardan birine değil, hepsine ulaşacağına inanmak için önümüzde ne sayısız sebepler yatıyor.
Şardağ, R. (29 Sonkânun 1944). 100 Yıllık Aşkımız. Ulus, s. 5, 6.

