Edebiyatımızda Vatan Duygusu – Giriş

“Vatan, üstünde hora tepilen bir toprak parçasıdır.”

ANATOLE FRANCE
Anatole France
(1844-1924)

Anatole France, zekâyı cımbızlaştıran bir cümlesinde, “Vatan, üstünde hora tepilen bir toprak parçasıdır.” der.

Tarihi hâdiselerin bütün uzunluk ve genişliğince akışı, bu cümleyi söyleyen insanı harekete getirinceye kadar değişik safhalar kaydetti. İlk insanın tabiat karşısında kâh ağzı açık şaşkın durumu, kâh maddî ve manevî varlığının isteyen, durmadan isteyen hali, tecessüs ve ihtiyaçlar zarureti diyebileceğimiz bir itiş kuvvetiyle bir takım birlikler meydana getirdi. Bugün bir çoğunu kavrayamadığımız topluluklarla, klan’dan millete kadar uzanan malum insan kümeleri birlikleri…

Fakat bütün bu kalabalıklaşan ve şuurlanan teşekküller birbirlerine benzemiyen sosyal, ekonomik bünyelerine rağmen bir noktada birleşmişlerdi: Üstüne ayak bastıkları toprağı yabancılara çiğnetmemek ve onu her gün yeniden yaratmak. Bu çiğnetilmek istenmiyen ve tekrar tekrar yaratılan vatanların şen ve hazin destanları bütün bir sanat tarihini doldurur. 

Atina, Bergama, Efesus ve Rodos harabeleri sanki, “İşte bizim vatanımız!” diye haykıran mermerden hikâyelerdir. Ve çok eski klâsiklerden zamanımıza kadar gelen yazılı eserlerin içerisinde vatan için söylenen kasideler, güzel yazı ve sözsanatının en şanlı sahifelerini teşkil eder. 

Uygun rüzgârlar esip vatanını felâketten kurtarması için bakir güzelliğini mabudeye kurban eden ve boynunu satırın altına bırakmıya koşan vefakâr Lifieni’nin, yurdunun düşmaniyle birleşti diye, kız kardeşini öldüren ve bu suçunu hoş gördüğümüz kahraman Horas’ın vatan sevgisi, bize hâlâ, zaman zaman bir vatan duygusunun insanı büyüleyen kudretini hatırlatmıyor mu?

XX. asrın gerek bedbinleşen, gerek nikbin kalan tefekkür sistemlerince de bu duygu aziz kıymetinden bir şey kaybetmiş değildir. Bir alt üst oluş devrinde miyiz? Bütün iyi kıymetler kaybolup yurtlar yeniden itlâfa mı uğrayacak? Öyleyse vatan aşkı ölmez şaheserlerini tekrar edecektir. Hayır, harp olmayıp insanlar kardeş gibi birbirlerine karşı en dîğerkâm duygularla dağlanarak mı yaşayacaklar? Fakat yine vatan sevgisi, bencil sınırları parçalayıp geniş bir ufka açılmış en hâlis bir duygu olarak kalacak ve ihtiras duyan şuurlara en büyük gıda teşkil etmekte devam edecektir. 

İhmalleri, kusurları hoş gören, daima sabreden fedakâr vatan! Seninle belki seyrek konuşuyoruz ve belki her gün hatırlamıyoruz seni. Fakat bu, her saat, her dakika bizi karnında taşıdığı için annelerimize teşekkür etmeyişimiz kadar tabiî değil midir?

Yoksa dünyaya geldikten sonra çekilecek çilelerin ve karşılaşacağımız mücadelelerin ne kadar zarûrî olduklarını hatırlarsak derhal sorabiliriz: Bu topraklar üstünde senden koparıp almadığımız ne yok?…

İşte, seni düşünen şuurlarımızın tekâmülünü bile ısıtıcı, yaşatıcı havanda tamamladık. Gerçekten Anatole France’ın görüşü seni ne güzel hülâsa ediyor ve annelerini özlemekle, muhabbetlerini anlatmak isteyen şımarık çocuklarınkine benzer duygularımızı ne kudretli bir ifade ile tekrarlıyor: “Vatan, üstünde hora tepilen bir toprak parçasıdır.

Divan edebiyatına bir bakış

Divan edebiyatı, divan devirlerinin hatırası olan edebiyat Osmanlı sarayında bağdaş kurduğu gündenberi kendisini himaye eden cemiyete en sadık bir halde hizmet etmekten geri durmadı. XIII. asır sonlarından XIX. asır eşiklerine kadar akan seneler boyunca o, hep Osmanlı ve müslüman kaldı ve hep onun zaferlerini, acılarını terennüm ederek ümmet zihniyetinin meyvalarını vermekte devam etti. 

Vatan kelimesi, Enderûn lehçesinde bambaşka bir mânaya gelir. Yurduna her gün yeni bir memleket ekleyen, her gün bir yeni ülke fetheden Osmanlı saltanatının neşe ve gururla sarhoş olarak çalkandığı günlerin edebiyatını okursanız aşk, rintlik ve tasavvûfî düşüncelerden, padişahların eşsiz cengaverliklerinden başka hemen hiç bir mevzua rastlayamazsınız. Bâkî bile en kuvvetli şiirinin en kuvvetli iki mısraında:

“Şemşir gibi rûy-ı zemîne taraf taraf 
Saldun demir kuşaklu cihan pehlevânları”

diyerek Türk askerinin kahramanlığını hükümdarın şahsiyetiyle karşılaştırır. Esasen vatansız milletin bazı zaruretlerle mevcut olabileceğini kabul etmek bile milletsiz vatan olmıyacağı prensibine göre bir ümmet devrinde vatan duygusunun kudretli örneklerini araştırmak zaten lüzumsuz olur. 

Buna rağmen vatan sözüne bu devirlerde ara sıra rastlanılır, fakat kelimenin mânası bugün düşündüğümüzden bambaşkadır. Modern nakil vasıtaları yerine deve kervanlarının iş görmekte olduğu bir devir tasavvur edin, şimdi bir günde vardığımız yerlere o zamanlar ancak 15 günde gidilebilen bir devir: “Kuş uçmaz kervan geçmez” tabirine vücut veren bir mantalite, ortaya gurbet diye hazin bir mevzu çıkarmıştır. Bu gurbet acısı, doğup büyünülen memleketten ayrılmanın neticesidir. Divan şairleri de “vatan” dedikleri zaman bu yerleri kastediyorlardı. Vatan hasreti (yani doğdukları memleketten ayrılış acısı) divan şairlerine zaman zaman içli mısralar yazdırmıştır. Fuzulî, hayalinin solmaz ve ulaşılmaz sevgisine karşı -Ortaçağ şiirimize hâkim mısralariyle- ettiği sitemlerde bir yandan da garip olduğunu, çünkü vatanından uzak bulunduğunu anlatıp iki katlı ıztırabından bahseder. Bağdatlı Ruhî meşhur “Tercî-i bend“inde:

“Koyduk vatanı gurbete bu fikrile çıkduk
Kim renc-i sefer bâis ola izz ü alâya” der. 

Bu teraneler Tanzimat’a kadar uzanmış, hattâ bu devir şairlerinin bazılarında aşağıdaki beyitte olduğu gibi akisler bile bulunmuştur:

“Yârân-ı vatandan bizi özler bulunursa
Düştük sefer-i gurbete muhtac-ı duâyız.”

Tanzimat’a girmeden önce:

Her yeni devir gibi Tanzimat da eski devirlerin bir reaksiyonu şeklinde görülür. Onaltı asırdan sonra hızını kaybeden ve yavaş yavaş duraklayan Osmanlı saltanatı, XIX. asır başlarında çökmeye başlamış, yaşama hakkını kaybetmiş bulunuyordu. Zaman zaman yapılan hamlelerle zaptedilen ülkeler gitgide elden çıkarılmış, küçülen, küçüldükçe sefilleşen imparatorluğun bütün organizasyonlarında derhal yakılma alâmetleri belirmişti. Artık ortada fetheden, refah içine boğulmuş, yükselmekte devam eden bir rejim yerine, elinde nesi varsa tükenmiş, aç, harap bir idare mevcuttu. Bu yıllarda, Fransa’nın imparatorluktaki bir elçilik memurunun Paris’te söylemiş olduğu şu söz bilhassa enterasandır: “Asırlardan beri besiye yatan domuz artık bütün yağını tüketmiş bulunuyor.

Her türlü çare ve operasyonlar boşa çıkmış, parlak ve tantanalı Sâdâbâd eğlenceleri, sönük yıldızlar gibi bugün ancak silik hatıraları kalan Lale Devri âlemleri bütün bu zaafları örtememişti. 

Çünkü her yenilik hareketi, yırtık birer yama olmaktan ileri geçemiyordu. Açık bir hakikatti bu: İmparatorluğun bünyesinde bir fiyevri var. Bu ateşi dindirmek, bir sel halinde tarihin muayyen devirlerinden beri şanla, şerefle, kahramanlıklarla akan Osmanlı saltanatının önüne birikmiş olan bütün engelleri yıkmak lâzımdı. Ümit, hiç bir zaman terk edilmemek icap ederdi. O zaman yine Andrea Dorya’yı mahveden deniz erlerinin çocukları Akdeniz’i düşmana dar edecek, Mohaç ovalarında korkunç ve ezici kılıçları kullanan eller yeni ülkelerde yeni zaferler kazanacaktı. O zaman, iç ve dış siyaset denizinde batmak üzere bulunan zavallı Osmanlı teknesi usta diplomatlar tarafından tekrar sahile selametle çıkarılacaktı. 

Fakat gerçekleşmesine imkân bulunmayan bir rüya idi bunlar. 1789 ihtilâlinin verdiği dersle uyanan milletlerin bir kısmı imparatorluktan ayrılmış, bir kısmı kaynaşıp durmakta idiler. Büyük sanayi, Garb’ın, “makina” üzerinde terakkisi, Osmanlı iktisadiyatını felce uğratmıştı. Zaten XVI. asırda Osmanlıların İspanya seferi, kendisine, “Siz bu kadar denizlere hakimken neden ticaretle uğraşmıyorsunuz?” yollu sorulan suale: “Osmanlılar bu gibi uğraşmıya tenezzül etmez!” cevabını vermemiş miydi? Aynı ruh, saltanat hükümetini şimdi yarı müstemleke bir hâle getirmişti. 

1839 hareketi, bu iki zıt halin, imkânsızlıkla ümitlenmenin neticesidir. Böyle, binbir türlü engel arasında bir şeyler yapmak için didinen ve ümitlenen tanzimat çaresiz, mihverini Garp medeniyetine çevirdi. 

Edebiyattaki akisleri?

Madem ki XVIII. asrı şakrak sesiyle avutan Nedim susmuş, madem ki artık hiç bir ümidi kalmayan imparatorluğun tastamam bir ifadesi diyebileceğimiz:

“Bu kârhanede bilsem neyim, benim nem var?”

mısraının sahibi şair Nabiler bir daha doğmuyor- şu halde bir yeni edebiyat, bir yeni edebiyat anlayışı lâzım gelmez miydi? Çünkü tanzimat yüzünü Garbe çevirmiş bulunuyordu. 1839 fermanı -sözde de kalsa- bütün bir Garp düşünüşünün kopyesi idi. Bir nevi 1789 beyannamesini hatırlatan demokratik fikirlerdi. Şu halde bu asrın edebiyatında da Garp hâkim olmalıydı! Netekim Tanzimat edebiyatının esaslı bir incelenmesi, insana derhal, süratli ve enerjik bir uğraşma, Garpte görülüp rastlanılan her edebî mektebi, görüşü, mevzu tenevvüünü [çeşitliliğini] memlekete taşıma faaliyeti şeklinde gözükür.

Çünkü aradaki fark büyüktür, uçurumlar kadar derindir. Bunu kendileri de itiraf ediyorlardı:

“Diyar-ı küfrü gezdim, beldeler kâşaneler gördüm
Dolaştım mülk-i İslâmı bütün vîrâneler gördüm”

Fakat her şeye, bütün arzu ve isteğe rağmen bu yeni edebiyat, yenileşmek isteyen devir gibi hakikî bir inkılap değildi. Belki bütün bir Tanzimat edebiyatı yeni bir edebî inkılâba hazırlanıştan ibaretti. 

Şu halde Tanzimat’ın, hususuyetlerini maddeler halinde tesbit ederek vatan duygusunun tahliline girebiliriz:

1. Tanzimat, çaresiz kalmış bir devrin siyasî kıpırdanışıdır. 
2. Tanzimat, Garp medeniyetini kabul etmeyi zarûrî görmüş, fakat bu medeniyete ısınamamıştır. 
3. Tanzimatın psikozu bedbinlik içinde çırpınan bir ümitti. 

(Devam edecek)


Şardağ. R. (1 Birincikânun 1939). Edebiyatımızda Vatan Duygusu (Giriş) (I). Varlık, 154: 263-265.

Yorum bırakın