Artık edebiyatta da minkılâp değil, ancak bir inkılâp hareketinin emarelerini görmek mecburiyetinde kalacağımızı kestirebiliriz. Madem ki Tanzimat’ın nabzını yoklamıya çalıştık. Netekim her çeşit, her nevi ve her mektebe mensup edebiyatın, edebiyat örneklerinin akın akın Tanzimat’a karıştığı bir devrede, “vatan” kelimesinin de eserlerde akisler bulması pek tabi idi. Fakat vatan yeniden idrâk ediliyor gibiydi. Çünkü yeni medeniyet ufkuna başlarını uzatabilenler, garbı, hiç olmazsa kitaplardan tanıyanlardan gayri bütün münevver ve halk kütleleri mahalle mektepleri ile medreseler arasında sıkışmış, hayat ve dünya görüşleri Allah’ın gölgesi olan hükümdarın gölgesine sığınmış bir vaziyette idi. Sonra askerî mağlubiyetler, siyasî çöküntüler ve dağılmalar içinde yüzen bir devrin vatan duygusu elbette çoşkun, aşikâr ve ümit dolu mısralar veya cümlelerle anlatılamayacaktır. Ya bu mevzua hiç temas edilmeyecek veya kısa cümlelerle, bir eserin asarına girivermiş üç dört satırla geçiştirilecekti. Bu devir münevverlerinin bir çoğunda vatan sevgisinin hususî mektuplarında görülmesi bu ümitsizlik ile korkunun ifadesinden başka nedir? Fakat vatan için duyulması gereken bir sevgi yok mudur? Sevgilerin en büyüğü aşkların en beşerisi o iken susma, garbi, medenî dünyayı genç yaşlarında idrâk etmiş olan güzîdeler için bir vicdan suçu olmaz mı? Vatanlarını; haysiyeti ezilmiş, şerefi kaybolmuş olan vatanlarını sevmek, onun üzerine titremek en büyük bir zaruret olmadıktan sonra “yarın” hangi kurtuluş hakikatlarını taşıyabilirdi?

(1852-1937)
Çalıştılar, kâh gizli gizli, kâh açıktan açığa vatanın tehlikede olduğunu millete anlatmaya çalıştılar:
“Düşman geliyor, maksadı ifnâ-yı vatandır
Karşı duracak azmine ebnâ-yı vatandır.
İlhâm-ı Vatan: Abdülhak Hâmid
Onlar için vatan duygusu şuursuz bir sevginin ifadesi olmadı. Sevgilerini, hissi hayatlarının atmosferinde yaşatmadan önce düşünmesini bilmişlerdi. Yani vatan için ölüşün yalnız şiirini, romanını değil, sebebini de duymuş bulunuyorlardı. İşte bir asır gerilerden gelen ses:
“Ben anamın karnında vatana geldiğim vakit aç idim. Vatan karnımı doyurdu. Çıplak idim vatan sayesinde giyindim. Vatanımın niğmetleri kemiklerimde duruyor. Vücudum vatanın toprağından, nefesim vatanın havasından… Vatanımın uğrunda ölmeyeceksem ya ben niçin doğdum? Ben adam değil miyim? Vazifem yok mu? Vatanı sevmeyeyim mi?” (Vatan Yahut Silistre: Namık Kemal)
Ümit; yer yer kırılan, sarsılan ve tarihimizin az görülmüş âkıbetler içinde yüzdüğü bu devirlerde incinen ümit; hiç bir zaman tamamiyle elden bırakılmadı. Belki vatan parçalanmış, devletin kudreti sarsılmış, saltanatın haysiyeti çiğnenmiştir. Fakat o cevher? Tarihimizin her devrinde için için yanıp birden parlayan o cevher… Tanzimat edebiyatçıları bu cevhere inandıkları eserleriyle bize isbat etmeğe çalıştılar:
“Hiç benim ocağımdan oralarda yatar adam gördün mü? Ecdadımdan kırk iki şehit adı biliyorum. Rahat döşeğinde ölmüş bir adam işitmedim. Anladın mı? Bir adam işitmedim. Devlet harp açmış, düşman serhatte. Şehitlerimizin kemiklerini, topraklarını çiğnemeğe çalışıyor… Hiç nasıl olur ki hasmın silâhı vatana çevrilsin de karşısında iptida benim göğsümü bulmasın?” (Vatan yahut Silistre: Namık Kemal. s. 19-20).
Dünya milletlerinin siyasî kudretleri arasında beşik gibi sallanan ve kurtuluş için garbe uymaya ayak veremeyen Tanzimat’ta vatan çocukları esirdir. Şu halde hürriyeti de vatan namına istemek ve bağırmak lâzımdır. Zaten onun hakkında mısralaşan her duygu hürriyet havasını, hürriyet arzusunu da birlikte sürükler:

(1840-1888)
“Sıdkile terkedelim, her emeli, her hevesi
Kıralım hail ise azmimize ten kafesi” (Namık Kemal)
Bu kafes onları kendi yurtlarına karşı sevgi hisleri duymaktan bile men eden saltanatın eseridir:
“Mahveder kendini bülbül bile hürriyet için
Çekilir mi bu belâ âlem-i pürmihnet için” (Namık Kemal)
Gerçi baştakilerden herhangi bir iş beklemek boştur. Kendisinden başkasına güven manasızdır. Herkeste aynı vefakâr vatan duygusunun bulunacağı ihtimali de yoktur. Fakat insanın kendine güvenmesi ve cesaretle yolunda yürümesi olsun mümkün ve lâzım değil midir?
“Sana senden gelir bir işte ancak dâd lâzımsa
Ümidin kes zaferden, gayrdan imdâd lâzımsa” (Namık Kemal)
Türk’ün yıkılışı bile tarihte küreler devirmek için bir hazırlanmadır. Bunu aşağıdaki mısralar Tanzimat’ın sinesinden ne büyük bir ses dalgası halinde bize duyuruyor:
“Türk histe gaip etmedi sân-ı şükûhunu,
Git bir dolaş da gör vatanın deşt ü kûhunu:
Arzolmuş asuman oralardan suud ile
Türküz ki biz deşt ü kuvvete rekzetmişiz hıyâm
Düşsek de bil ki biz ederiz daima kıyam,
Batsak da biz yarın doğarız ihtişam ile..” (Abdülhak Hâmid)
Madem ki bu memleketin öz evlâtlarının şuurlarına karışmış bulunan “vatan” ve “kahramanlık” bir hakikat olarak bugün de yaşamaktadır; bir tehlike bu kahramanları derhal birleştirecektir. Madem ki tarihe bağdaştığımız gündenberi her müşterek tehlike karşısında sayısız kahramanlık destanları göstermiş bir milletiz:
“Hele karşılarında bir düşman göster, hele vatanın mukaddes topraklarını bir ecnebinin murdar ayağıyla çiğneyeceğini anlasınlar, işte o vakit halka başka bir hal geliyor. İşte o vakit insan en miskin köylülerle benim aramda hiç bir fark bulamıyor. İte o vakit o abalı gebeli Türkler, o tatlı sözlü yumuşak yüzlü köylüler, o çifte koşulan öküzden ferketmek istemediğimiz biçareler aradan bütün kayboluyor da…” (Vatan yahut Silistre: s. 83-84, Namık Kemal)
Tanzimat edipleri garbın romantiklerini tanımışlar ve realistlerine yetişmemişlerdi. Bu sebeple onların vatan duyguları üzerinde de bu tesiri aramak mümkündür. Bazan binbir maceranın hikâyesi, bazan hiss-i hayatımızda akisler bırakan her duygunun iradî bir şuur murakabesine tutulmadan anlatılması mânalarına gelen romantizm vatan duygusunda hiç bir gün gülünç sun’î veya mubalağacı addedilmemiştir. Sun’î ve mübalağacı olamazdı; çünkü vatan duygusunun hakikî örnekleri yazılı örneklerinden çok daha muhteşemdir. “Akif Bey“de eserin kahramanı Akif’in; kadınlar gibi hare gitmekte korkaklık gösterdiğini sanan arkadaşına verdiği kahramanca cevap, “Dilruba”sından ayrılırken duyduğu acı ve hafif tereddütler bize bu romantizmin mevcudiyetini gösterir. Hatta buna yine -baştan başa bir vatan piyesi olan- “Vatan Yahut Silistre“den örnek alabiliriz: Zekiye, sevgilisi İslâm Bey’in vatan için muhakkak kendisinden ayrılacağını duyup buna inandıktan sonra tereddütler içinde cevap veriyor:
“Eğer… vatan… vatan olunca… ben de derim? Ben… ben ne diyebilirim. Git git beyim! Dünyanın bu hali de varmış, Ben vatanı bilirim. Ben vatan lâkırdısını işitmiştim. Lâkin iki kalbi birbirinden koparır sanmazdım. Meğer koparırmış. Benim gönlümü kopardı.” (Namık Kemal: Vatan yahut Silistre, s. 21)
Fakat Akif’in yapacağını söylediği kahramanlıklar hakkında tarih sayfalarında kaç defa tekrar edilmiş şeylerdir; bunları Türk tarihinde en büyük örnekleriyle görmedik mi? “Vatan Yahut Silistre“de olduğu gibi gerçek hayatta da düşman cephanesinin, üzerine çıkarak ateşleyen kahramanlar az mıdır? Yurdu müdafaa için açılan bütün harpler, vatan için ölüşün sonsuz hikâyeleri değil midir? Sonra hangi ayrılık romantik olmamıştır? Her halde insanlar için, sevdiklerinden bir daha dönmemek ihtimali içinde ayrıldıkları bir zaman, en küçük üzüntü duymayacakları, ağlamayacakları bir devir gelmeyecektir; toprağa bağlı, bütün dev görünüşlerine rağmen âciz ve çok zayıf insanlar için…
Şimdi Tanzimat’ı arkamızda bıraktık; ve yılların akışiyle birlikte vatan duygusunun üzerinde yürümekteyiz. Ortada kısa bir gruptan birkaç sima görülüyor; “yeni“ye koşmak istiyen bir devrin ortasında telâkkileri eskiyi, hem çok eskiyi temsil eden ve insanı birdenbire şaşırtır gibi olan bir kaç sima: Yenişehirli Avni, Hersekli Arif diye bazı isimler dilimizin ucuna kadar geliyor. Hattâ bir çok eski taraflariyle Muallim Naci...
Fakat seneler; ilk büyük Tanzimatçıları gömüp yürüyen seneler vatan duygusu hakkında birşeyler kaydetmiş değildir. “Gelecek” hakkında beslediğimiz küçük ümitleri de kaybetmek üzereyiz. Vatan için ağlayabilmek bile elde değil. Manalı bir surette “vatan” kelimesini telâffuz etmek bile suç, hem de facialar içinde yuvarlanan bir vatan ortada nasipsiz ve sahipsiz çehresiyle durup dururken, kulaklarımızda sadece hazin bazı nağmeler çınlamakta:
“Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini,
Yok imiş kurtaracak baht-ı kara maderini” (Namık Kemal)
Devam edecek…
Şardağ. R. (15 İlkkânun 1939). Edebiyatımızda Vatan Duygusu (II). Varlık. 155: 294-296.

