Divan Şiirinde Hikmet Dizileri

Eskilerde, bilmem ilk kez kim, bir yargı savurmuş: “Divanların sonunda azât mısralar, beyitler gelir ve bunlar hikmet (özdeyiş)lerle doludur” diye. artık her gelen yeni kuşağın edebiyatçısı, günümüze kadar, bu görüşe yapışıp tekrarlamış. Halbuki nice ölümsüz “hikmet”ler, hep gazel, mesnevî, şarkı, kasîde veya öteki divan şekilleri içinde geçer. Aslında, Namık Kemal‘in “parça bohçası” diye, biraz da haksız bir acımsılık dozu içinde söylediği gibi, gazellerden bazı hikmet’li beyitleri çekip alırsanız, şiir pek fazla örselenmez. Bu sebeple âzât (bağımsız ve özgür) beyit ve mısralar diye bir bölüm ayırmak gereksizdir. Çünkü bütün divan şekillerini, (dörtlükler dışında) beğendiğiniz yerinden tırtıklayabilirsiniz. Kalıplar, klişeler, mazmunlardan sıyrıldıkça güzelleşir divan şiiri. (Bk. Klasik Şiirimiz, cilt: 1, Önsöz, Rüştü Şardağ. 1959) Bu seçilmiş, tırtıklanmış; yapmacık sanat süslemeciklerinden, yani kendisini edebiyat okulu olarak yıkan çirkin oyunbazlıklarından kurtulmuş olan özdeyişli, bilgelik dolu, şiirli beyit veya parçaları, öyleyse nerede görsek oradan zevklenmek hakkımızdır. Bir şeyi, fakat kesinlikle bilmeliyiz: Bir kaçı dışında, hiç bir klasik ozanımız; “özdeyişli, bilgece beyit ve mısra söyleyeyim” diye düzmez bu örnekleri. Onlar bir redif veya kafiye rüzgârının peşi sıra, şair ruhunun gizlice ateş aldığı sıralarda doluşuverirler nazım biçimlerinin ötesine berisine. 

Bursalı Mehmet Emin İffet‘in divanı elimizde. Edebiyat tarihimizde, kendisinden söz ettirecek değeri olmadığı sanılan şairin, “var” redifli gazelinden bazı bölümler çıkarıp, bazılarını bırakarak güzel olan bilgece deyişlerine erişebiliriz:

Kiminin sahn-ı kazası kiminin hâkimi var
Bende bilmem bu garip İffet’in âyâ kimi var

diye başlayan gazelinden şu çift beyti kalenderlik, boşveri ve doymuşluk, takdir edilmezlik edebiyatının yıpranmaz özdeyişleri olarak seçebiliriz:

Nola fehmetmez ise rütbe-i istidadım
Feleğin ol kadar âyîne-i idraki mi var

İmtizaç etmedi bu hâk ile bilmem ki dilin
Bir zemîn-i diğeri başka bir eflâki mi var

Şimdi, gözümüzün önüne yüce bir ruh saltanatı seren gazelin bir de son beytini okuyun ve fakat,

Böyle bî kaytsın amma geliyor mâh-ı seyâm
Hazır olmuş şeker ü kahve-vü tönkâki mi var

diyerek iyice düşen ozana kızmayın. Klâsik biçim ve kurallar gereği, “Y” kafiyesiyle bitecek belli sayıda gazel yazmak zorunda olan şairin, bu yaslarıyla yıkılmış olan, edebiyat okuludur. Biz güzellerini seçmekte devam edelim. Yine İffet‘e kimsenin, bugüne dek elini sürmediği ozana dönüyor, onun “N” harfli kafiyesi ve “gelür” redifi ile biten gazelinden dört parlak bilgelik beytini sunuyoruz:

Şair, “devlete erme, yüce bir kata yükselme, madde ve anlamca yükselişimizin haberi, biz, tam bir lokma ekmeğe razı olduğumuz zaman gelir. Biz, artık devadan vaz geçmişiz, al bakalım o zaman da derdimize deva gelir. Azla yetinme ve kanmada yetiştik; felek bizi çırak çıkarsın deriz. Bak şu talihe ki, yiyecek ekmeğimiz dişlerimiz döküldükten sonra gelir. Gözleri, nazdan yarı baygın ve yarı sarhoş halde olan sevgili, ben ağlarken görmezlikten ilgisizlikten geldi. Böyledir, yağmur yağarken insana ağır bir gevşeme ve uyku gelir. Ey İffet, Ey şairim, olgunluk katına erişebilmek için varlığını yok etmeye bak. Bilirsin, güneşin ışığı yakışı, viran evlere daha etken olarak gelir. (1)

Devlet peyâmı kâni-i yeknân iken gelür
Derde devâ da fâriğ-i dermân iken gelür

Biz kaaniiz gayri çırağ eylesün felek
Nânpâremiz ki nisti-i dendân iken gelür

Ben ağladıkça etti tegaafül o mest-i naz
Hâb-ı giran âdeme bârân iken gelür

Mahv-ı vücud eyle kemal ile İffetâ
Şemsin ziyası hâneye vîran iken gelür

Padişah III. Ahmed’in oğlu III. Sultan Mustafa, kendi zamanını ve yönetimindeki insanları da yere vuran bir dörtlüğünde der ki:

Yıkılıptır bu cuhan sanma ki bir dem düzele
Devleti çarh-ı deni verdi kamu mübtezele

Şimdi ebvâb-ı saadette gezen hep hazele
İşimiz kaldı hemen merhamet-i lem yezele

Enderunlu Vasıf Bey bir kalenderlik anında, “bin talih yıldızı doğsa” istemez. Bir iki günlük ömür için yıldız istemez. O, Yüce Mevlânâ‘nın  aşk kapısında bereket bulmuş. Dışta görünenin kazancı peşinde değildir. İçini, takdirin ipine bağlamış, başkalarına dalkavukluk gibi kaçık bir yola girmez. “Hey Allahım” der, “Kendi bağışının kudretli eliyle kapını aç bana; ben özgelere, dileklerim için recada bulunmam.” Ve şiirini şöyle sonlar: “Vasıf, gönül hoşluğum, başıma buyrukluğumdandır, evrenin bütün mevkilerini sunsalar elimle iterim”. 

Bir necm-i baht doğsa eğer her şeb istemem
Bir iki günlük ömre celî kevkeb istemem

Ben feyziyâb-ı bâı Cenâb-ı mehabbetim
Zâhirde kesb eyliyecek mekseb istemem

Rabteyledim derunumu habl-i mukaddere
Gayre temelluk ile kaçık mezhep istemem

Kıl kendi kudret-i lütfunla feth-i bâb
Ben gayrıdan mekaasıdımı ya Rab istemem

Vasıf safa-yı hâtırım âzâdeliktedir
Arz etseler menâsıb-ı kevnî hep istemem

Nevres Paşa, müzisyen, besteci ve değeri bilinmemiş, insancı büyük ozan!. Divan edebiyatında Nedim kadar güçlü bir ahengin, fakat bambaşka temsilcisi!. Bütün mutluluklar ortasında yaratılmış “şairane” huzursuzluğu, ne güzel özdeyişlemiş: 

Ko temennî-i dili mahşere kalsın Nevres
Kimse dünyada bizi nail-i dilhân edemez

Yoksul halkın işlerini savsaklayanlara başarı hakkı ve şansı tanımayan şu beyte bakınız: 

Nevres muvaffak olmaz umûrunda hiç o kim 
Tatil eder umûrunu naçar olanların

“Kimin aslında, kötülük; kâfirlik gibi gizlenmişse, o, dilindeki dinsel deyimlerle müslüman olmaz. Kara taşı, kanla kızıla boya, görünüşü değişir ama Bedahşan kentinde parlatılan yakuta dönmez. Tutî kuşuna konuşmayı öğret bakalım; konuşması adama benzese bile özü insan olmaz.” Fuzulî haklı değil mi?:

Her kimin vâr ise zâtında şerâret küfrü
Istılâhât-ı ulûm ile müselman olmaz

Ger kara taşı kızıl kan ile rengin etsen 
Tab’a tağyir verip lâl-i Bedahşân olmaz

Eylesen Tûtî’ye ta’lim-i edâ-yı kelimât
Sözü insan olur amma özü insan olmaz

Kanuni Sultan Süleyman‘ın şu zekâ yumağı olduğu kadar şiir havası taşıyan özdeyişi ne hoştur: 
Va’de-i vasl eyledi çünkim bize cânânımız
Ey ecel bir dem tevakkuf eyle alma cânımız

Bir büyük kitap çalışması içine yüzlerce metnin  girerek zenginleştireceği bu zekâ, şiir dolu, manzum “hikmet”ler içinde bir de sırf espiri yapmak, söz oyununa girişmek amacıyla yazılmış olanları var. Bunların çoğu soğuktur, yapmadır ve sönüp gitmiştir. Ama bazen, gerçekten güzel olanları, taşıdıkları zekâ çeşnisi ile tat vermekte sürüp gidecek olanları da var. Bir iki örnek verelim: Şeyhülislam Âsım Efendi‘den:

Recep namımda bir şehri civana müptela oldum 
O mahî’nin hemen şabanıyım ardından ayrılmam

Bakî‘den:

Adem diyarına çoktan giderdim ey Bakî 
Şarab-ı aşk ile reftara iktidarım yok

Üryan geçmişim reh-i kûyinden ol büt’ün
Dest-i rakip kûşe-i dâmânım almadan 

Ser-i kûyinde kalır mürg-i dil-i nâlânım
Eve geldikçe gönülsüz gelirim sultanım

Yaş elinle yapışma yâre rakip
Hele sabreyle elleri kurusun

Ol sanemden Baki’yâ bir bûse da’vâ kıl yürü
Söylemezse öp hemen ağzın sükût ikrardır.

Bu özdeyiş ve bilgelik bölümünü, Hersekli Ârif Hikmet Bey‘in tozlu divanından seçtiğim şu üstün ve ölümsüz şiiri ile bitiriyorum:

Araştırdım hezâran kerre tab-ı ehl-i dünyayı
Hele yârân ile hubânı be gâyet bî vefa buldum

Şüûnât-i tabiatta bidâyet yok, nihayet yok
Vukûât-ı zamânı bir müselsel macera buldum

Edanîye temelluk âriyet bir ömr için değmez
Bu suretle teayyüş fikrini pek nâ becâ buldum (2)

Nedir cürm-i fazilet kim anın erbâbını ya Râb
Perîşan hal ü mahzûn ü fakîr ü bî nevâ buldum

(1) Dergi okuyucuları arasında gençler, öğrenciler var. Bu sebeple arada açıklamalar da yapıyoruz. 

(2) Eğreti bir ömür için alçaklara dalkavukluk yapmaya değmez. “Geçimimi böyle sağlarım” diye düşünenlerin bu tutumunu pek yersiz bulurum. 


Şardağ, R. (1971). Divan Şiirinde Hikmet Dizileri. Hisar, 94: 12-13.


Hisar” dergilerindeki Rüştü Şardağ‘a ait yazılara ulaşmamız konusunda gösterdikleri yakın alâka için, İzmir Milli Kütüphane Vakfı Başkanı Sn. Ulvi Puğ ve Uzman Tarihçi Sn. Mehmet Soysal‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın