Divan şiirimizi, yüzyıllar boyu etkisi altında tutan rüzgârları, salt İran üzerinden esmiş olarak düşünmek, işi eksik tutmak olur. Beşyüz yılı aşkın bir süre içinde, bütün Osmanlı-Türk aydınlarını büyük kentlerin havasını almış Anadolu çocuklarını, kılıçlarını ellerinden, yalnız kalemlerinin hatırı için bırakmış Osmanlı padişahlarını büyülemiş bir Fars mektebinin, eski divan edebiyatımıza böylesine rahat yerleşmesinde benzeri toplumsal durumumuzu da unutmamak gerekir.

Ne Hellad çocuklarının, ne batılıların kurduğu edebiyat mektep anlayışlarının, beşyüz yıl dayanabildiği görülmüş müdür? Tanzimatçıların çeyrek yüzyıl, rahat bir soluk alamadan Servet-i Fünun’cuların hor davranışlarıyla karşılaşmalarına, Fecr-i Âti’cilerin, Servet-i Fünun’cuları tükenmiş gösterirken, okul olarak teker meker devrilişlerine, hececileri Nazım Hikmet serbestçiliğinin sersemletişine, Nazım Hikmet tarzını, Orhan Veli ve arkadaşlarının eskimiş ve biteviye bulmalarına, en yenicilerin ise Orhan Veli ve arkadaşlarını bayatlamış göstermelerine karşılık, beşyüz yıl ayakta kalabilmenin sırrında kendi divan ozanlarımızın o zamanki toplum ortamı içinde kişilik ve ağırlıklarını koymalarının da büyük etkisi olduğu yalanlanamaz. Ama şu da bir gerçek ki, başlangıçtaki manasız mezhep düşmanlığına rağmen İran şiiri, aydınlarımızı en koyu salçasıyla helmelemiş, en derin anlamıyla sarsmış ve sarmıştır. Yavuz Sultan Selim‘e Farsça divan yazdıran sebebi, siyasi bir oyuna bağlama çabası, boşuna bir gayretkeşlik olur.
Bu kardeş millet Tanrı armağanı Sadi, Fardovsi (Firdevsi), Hafez (Hafız), Hayyam, Saib-i Tebrizi gibi bir çok ünlü ozanı kazandıran ortam ve sebepler üzerinde durmak ayrı bir inceleme konusudur. Türk, Çin, İran, İskender Moğol savaşlarının tarihsel teknesi içinde bu dil, bu edebiyat; bunca saldırılara rağmen kendini koruyabilmiştir. Çin soyundan kopma Moğol sürülerini, hükümdarlarıyla birlikte bir yıllık talan ve zulümden sonra, İran şiirinin koruyucu melekleri haline getiren, Gazne ve Selçukluları Fars kültür ve san’atının hastası haline düşüren bu şiirin, aşınmazlığı, mucizesi nereden gelir? Koskoca Alman şairi Goethe‘yi geçkin yaşında, Farsça öğrenmeye ve divan yazmağa kalkıştıran hava, nasıl bir havadır? Batı san’atını köklerine inerek kavramış ve sevmiş Yahya Kemal‘imizde süzülmüş Hafız balından damlayan çeşni nedir?
İran, dolayısıyla divan şiirini, bugüne kadar kullandığımız gözlüğün camlarını değiştirerek görmemiz haklılık olur.
Gericilik ve ilericilik kavgalarını, gözü kapalı, san’atta da tutarlı sanarak divan ve İran şiirini karalayanlar, batıda yabani insanların dolaştığı günlerde, O’nun, nice nice ileri atılışları olduğunu unutmamalıdırlar.
Bugün, kitaplarının bir yaprağında, bir tek doğru Türkçe cümlesi bulunmadığı halde, kof sözlerini, “haktan bir ihtirat” diye, yirminci yüzyıl saflarına inandırmaya çalışan Nurcu Sait propagandasınını Türkiye’mizde kol gezdiğini, günahsız yavruları din adına öldürten alçak papazların cumhurbaşkanı olduğunu hatırlamak, sonra geriye dönerek eski İran şiirini incelemek; körü körüne üstlerine yürüdüğümüz bu şairlerin ne yüce görüş ve duyuşlar içinde bulunduklarını çok çabuk kavratır bize.
Tasavvuf, irfanlı şiirler veya aşk, şarap ve kadın üstüne gazeller diye yuvarlak sözlerle nitelediğimiz İran şiirinin, mecazlı veya mecazsız yoldan -batıda ve doğuda taassup rüzgârları eserken insanlığı, kardeşliği, inceliği ilk kez ele aldığı ortadadır. Dinler arasındaki ayırıcılıklara yazıklanan, dar ve şoven milliyetçiliği benimsemeyen, çıkarcı din adamlarını taşlayan, vefasız, dedikoducu doğu toplumunu; dehr, felek, devran çerh gibi kelimelerin sembolü içine gizlenerek yere vuran, aşkı, özlemi, kıskançlığı, sevgiliden gelen acılara katlanmayı seve seve göze alan, hayalde icat edilmiş bir güzelin tutulmamış saçlarından, öpülmemiş dudaklarından tadılmamış, kıvamı zor bulunur çeşniyi tadıp tattıran Tanrı sevgisini katkısızlaştıran kültür ve us sahiplerini ihmal edip eşekleri iş başına geçiren zorba rejim çarkına, allegorik deyimlerle tüküren, yuf çeken ozanlar ilk kez İran şiirinin ustaları olmuştur.
Şardağ. R. (1968). Eski Şiirimizde İran Rüzgârı. Hisar. 49: 13-14.

“Hisar” dergilerindeki Rüştü Şardağ‘a ait yazılara ulaşmamız konusunda gösterdikleri yakın alâka için, İzmir Milli Kütüphane Vakfı Başkanı Sn. Ulvi Puğ ve Uzman Tarihçi Sn. Mehmet Soysal‘a sonsuz teşekkürler…
