Divan şiirinde doğrudan da güçlü şeyler var: Yalan

Divan Şiirimizin, İran edebiyatından etkilenişi olağandır. Batıda henüz hukuksal millet kümelenişlerinin görülmediği zamanlarda eski İran kültürüne; İranlılaşmış Türk boylarının, Asya’dan taşıdığı uygarlık kalıntıları da katışarak zengin ve yüce Fars kültür, uygarlık ve şiiri doğmuştu ve Hint’ten Bizans’a tüm ülkeleri yangın alevi gibi sarmıştı. 

İşte, Müslümanlıkta sünnî kalan Tür aydınını, Şi’î İran’ın divan kucağına atan, hatta İran şahlarıyla kıyasıya savaşlara girişmiş padişahları Farsça divan yazmaya zorlayan bu ölümsüz şiirin, aydınlarımızı etkilemiş olana bir sanat cilvesi de aşktır; ıztırapla iyice kanamış tutkun gönüllerin aşkıdır. Ama bir nokta: Geçen yıllarda Hisar’da 1945 yıllarında Ankara Radyosu’daki konuşmalarımızda değindiğimiz gibi bu aşk ve O’nun dolaylarında dönen canan ve üzgüler; İran’da başlangıç yıllarında tabanla ve gerçekle de ilintilidir. Bizim ozanlarımız içinse durum başkadır. Hasankale’den ayağının çarığı ile, elinde bağlaması, İstanbul’a gelen Nef’i‘nin, Saraç Zati‘nin, sonradan Müslüman olan Necati‘nin çabucak yükselip sevgi kazanmalarını düşünün; Bakî‘nin Kanunî‘ye biraz da şımarıklığa kaçan nazlanışlarını ve “İlin kâşanesinden gûşe-i viranemiz yeğdir” deyişini anın. Divan şiirinde, saray çevresince beğeniyle karşılaşmamış, cebi altın ve kalemi cesaret bulamamış ozana pek rastlayamazsınız.

Demek ki onların mutsuzluğu tatlılaştıran sızıltılarına sebep yoktu ve bu sızlanışlar yalandı. Temelinde, zaman zaman tasavvuf koksa bile o çileli aşkları, o vefasız, öldürücü sevgilileri de yalandı. O “firak” edebiyatı, mutlu realiteden usanmış gönüllerinin uydurmaca olarak sunduğu bir yalandır. Gerçi bütün dünyada sanat, biraz da yalanla süslenir, ama ozan ve yazar gönüllerinde, gerçeğin, bir anı, tavır ve izlenim ve küllü bir kalıntı bıraktığını yalanlayamaz. 

Bizdeki aşklarsa büsbütün yalandı. Tatlı bir çapkınlığı dile getiren Bakî:

“İçilse bâde lebinsiz harâreti yoktur
Şeker yenilse sözünsüz halâveti yoktur”

derken bile gerçekçi değil, hayalciydi ve uçarı şiirlerin yazarı Nedim‘in Tekiretüş Şuarâ’lardan çıkardığımız, korkak, kuruntulu, telâşlı ve ıztıraplı yaşantılarına göre de o, et ve tenle ilgili şiirler, şairin, tadı damağa bile ulaşmamış özlem, avuntu ve yalan dünyasıydı. 

Bütün ozanlar uyduruk bir ortama yaslandılar ama, bu ortam, güçlü şairlerin gözünde yalansızmış gibi bir sanı, esinleniş geleneği ve sahici bir hayat gömüsü oldu. Artık divan edebiyatının bütün esin perileri, usta ozanların elinde gözle görülecek kadar “gerçek”leşen yalan sevgililerdir. Bu aşk salgını, temeli “gerçek dışı” kalmaya dayanan fakat inanmışlığın ısısına ulaşan bu duygular o koca koca divanların ortaya çıkmasına bir sebeptir. 

Başta padişah ve şehzâdeler olmak üzere aklına esen divan yazdı. Hükümdarlar, ozanlar, Bektaşî babaları, sadrı â’azamlar, vezirler, paşalar, dervişler, mollalar, şeyhler, şeyhül islamlar, kadılar, komutanlar devlet memurlarının her çeşidi, aktarlar, bakkallar, mürekkepçiler, erkek âşık ağzıyla yazan kadınlar, hem Osmanlı karması Türkçeyle hem de Farsçayla bu yalan duygulara dönük divanlar yazdılar.

Antakyalı Mevlevî Adem Dede, bir yandan:

“Derd ehli abasını aşk ile giyen gelsin
Zehrini şeker gibi zevk ile yiyen gelsin”

derken, Hüdâvendigâr I. Murat’ın, Fatih’in, III. Sultan Murat, Şehzade Mustafa, II. Osman, Cem Sultan, Çelebi Sultan Mehmet, Kanunî Sultan Süleyman, I. Ahmet, Yavuz Sultan Selim gibi pek çok padişahın tek tek incelediğimiz Türkçe ve Farsça divanları birbirini peşliyordu. [takip ediyordu]

Kelime Oyunları

Bu yalan aşk, onlarda kelime oyunculuğu halinde göründüğü zaman, sevimsizleşir ama yine de hoş olanları, bir kafiye ve redif rüzgârıyla gönlümüzü zevk içinde oyalayanları çoktur. Kırım hanlarından Selim Giray, “yazık” der, “o taze fidanın arzu nedir bilmez. Aşkın belası ne; tutkunluk ne bilmez. Göğsümüze yara açmayı bilir, bilir de, toy bir doktor olduğundan, hastalığımızı nasıl iyileştireceğini bilmez.”

“Diriğ o taze nihalim hevâ nedir bilmez
Belâ-yı aşk nedin müptelâ nedir bilmez

Derûn-i sîneye zahm urmağı bilür amma
Tabîb-i taze hevestir devâ nedir bilmez!

Bakî‘nin, ne o aşk şarabında boğulmuşluğu, ne ölümü göze almışlığı vardır. Fakat bu yalan yolla, kelime oyunculuğu yoluyla yine de bize “sahi”nin tadını verir: 

“Adem diyârına çoktan giderdim ey Bakî
Şarâb-ı aşk ile reftâra iktidarım yok”

 Şâir Hakî‘deki şu beytin, gerçekle ilgisiz bir kelime oyunu olduğu besbelli ama; yine de hoş:

“İntizar âlına çeğnetme bu Hâkî bendeni
Esb-i va’din direğin döndür vefâ meydanına”

İşte yalanı besbelli bir beyit; içinde “ayak” kelimesi geçmesine rağmen ne güzeldir. Hayalî‘nin deyişi:

“El sanır âlem-i vuslatta bizi, ammâ biz
Ayağın öpmemişiz âlem-i vuslat bu mudur”

Haşmet de yalan söylüyor. Batının yazar ve ozanlarını; ekollerini, kimseye benzemez yanlarıyla incelemek için çırpınan mahmur gözlere 1944 yılından beri anlatmaya çalıştığımız bu orijinal edebiyat, nasıl olur da bir şey söylemez. Şair: İzin çıkar ama, cananın eteği ele geçmez. Sevgili bulunur ama bir imkân köşesi ele geçmez. Her tanesini, sevginin bakışındaki nazlılığa süs yapar; göz yaşlarım gibi bir mercan ele geçmez. Canan yüzünü onu görme isteğinin eliyle incitme; örselenir o gülen gül goncesi ele girmez. ey insanın aklını başından alan güzel, bil onun değerini; koynundan ayırma; Haşmet  gibi bir bilgi ve sevgililer kitabı ele geçmez.” diyor. 

Bu öylesine bir edebiyattır ki, ozanları takdir görür; beğenilmediklerine yazıklanırlar. Bağış, para ve maddi mutluluk içinde yüzerler; “hiç bir şeysiz”liğin ve “hiç bir şey istemezlik”in özlemi içinde ülkücü şiirler yazarlar. Derviş Fennî‘yi Sükûtî‘nin , yalanı sahici kılmış olmadaki doygunluğuna (istiğnâ) bakınız: “Aman tanrım kimini kendi ülkesine kaftan ve taç sahibi kıl kiminin tahtını, Şüddâdî‘nin tahtı gibi gümüşten ve fil dişinden yap. Kimisini Hârun Reşit; dilediğini hükümdar Mu’tasam; kimini de Hallaç Mansur eyle. Beni bir şeye aşırı düşkünlüğe düşkün etme; ne de aç bırak. Hem sana muhtaç olmamaktan hem de senden özgeye muhtaç olmaktan koru:

“Hudâyâ kimini milkinde sahip hil’at ü tac et
Kiminin tahtını Şüddâdî Kasrın nukre vü âc et

Kimin Hârun, kimini Mu’tasam, kimini Hallâc et
Ne senden eyle müstağnî, ne sende gayre muhtaç et”

Bir ulaşılmaz sevgili var: Kâh tasavvufun kanadında Tanrı hayali halinde gelen; kâh  özlenen ve gelmeyen sevgilinin gölgesi gibi vakit vakit, divan ozanımızın gönlüne ateş düşüren! İşte İzzet:

“Ne mal, ne görev; katı, ne gelecek, ne de zenginlik beklemediğini” söyleyerek duygularını ne kadar sahiden bir doğrultuda dile getirir: 

“Deli görünüşlü bir akıl adamıyım, hiçliğin sonunu gözlerim. Payıma Allah’ın biçtiği yazıya göre, hiçlik içinde hiçlik düştü. Bu hiçlik için kendimce hâlâ bir değer beklemekteyim. Gerçi bu aşk geçidi, böyle yapayalnız beklenilmez. Ama ben deliye bakın bilmiyorum, hangi halde, neyi beklerim: 

Varlığım bir kuru kemik kaldı, kemiklerim çürüyüp toprak oldu. ama hâlâ sevgiliye kavuşma meclisindeki, o en yükseklerde uçan Hûma kuşunu beklerim.”

“Ben ne mülk ü câh ü ne ikbâl ü servet beklerim
Âkıl ü Mecnûn nümâyım hiçe gayet beklerim 

Hiç’ü ender hiç düştü hisseme takdirde
Bu metâa ben dahi halimce kıyymet beklerim

Bu güzergâh’ı muhabbet gerçi beklenmez tehî
Lîk ben Divane bilmem ki ne hâlet beklerim

Üstühân oldu vücudum üstühânım olduk hâk
Dahi ben ev-i humâ-yı bezm-i vuslat beklerim”

Az katkılı bir dille kaleme aldığı bir gazelinde Nef’i‘ye dikkat edin. Dünyanın bütün rahatsız adamlarının şampiyonu edasıyla konuşan şairin, yalan san’atiyla ne kadar rahat oynayıp durduğu besbelli değil mi?

Ne tende cân ile sensiz ümid-i sıhhat olur
Ne can bedende gam-ı firkatinle râhat olur

Ne çare var ki firakınla eğlenem bir dem
Ne taliim medet eyler visâle fırsat olur

Ne şeb ki kûyine yüz sürmesem, o şeb ölürüm
Ne gün ki kaametini görmesem kıyamet olur

Dil îse gitti kesilmez hevâ-yı aşkından
Nasîhat eyledüğümce beter melâmet olur

Belâ budur ki alıştı belâlarınla gönül
Gamın da gelse dile bâis-i meserret olur

Nedir bu tâli ile derdi Nef’i-yi zârın
Ne şûhu sevse mülâyim dedikçe âfet olur

Mürekkepçi Hevâ’î  adlı bir ozanın cinsel doğrultuda ve sevgiliyle olan yaşantısını, ayıp sınırını da zorlayıp açıklayan bir şiiri vardır. Bayağı ve açık anlatımlı olan bu mısraların “acaba sahiden mi olmuş” dedirttiği bir anda Hevâ’î  bağlacını ortaya atar: 

“Hevâ’î bu senin kârın değildir
Muradım bir lâtifeydi söz ettim”

Olmayacak şeylere, el değdirilmeyecek sevgililere, ihtimali bulunmayan kavuşmalara özlem çekmek! Yeryüzünün bu en orijinal şairlerini hâlâ anlayamıyoruz. Dinleyin Taşlıcalı Yahya Bey‘i: “Kavuşmaya ihtimal olsa kavuşma umuduna düşmedim. Nerede olmayacak bir şey varsa, al bakalım, onu isterim ben.”

“Ümid-i vuslat etmezdim visale ihtimal olsa
Bana maksûd olur her kande bir emr-i muhal olsa”

Şair kendi yalancı tahtında, en sahici bir saltanatla kurulan gönül doktoruna seslenirken, evren dükkânında, hastalığına ilâç bulunmadığını söyleyerek Şardağ‘ı destekler:

“Beyhudedir mizacımızıa düşme ey tabip 
Dükkân-ı Kâinâtta yoktur ilâcımız”

Tarihçi Raşit, dosdoğru açıklayıverir. “Bizim (sevgili) diye tutturduğumuzun şeker dudağından tatlanıp esrik düşmüş gerçek bir tanık gösteremezsiniz, işin aslı şu: Gönüllerde, bulunmaz, görülmez ve gerçekleşmez bir canan arzusu kalmıştır; o kadar:

“Şeker hand-i lebinden neşvedâr olmuş mu var Raşit
Heman bir hâhiş-i nâyâptır dillerde kalmıştır.”

Öyleyse bunca dertler, çilelerin aslı ne? Hiç! Keşke olsa idi de iyileştirmeye çalışsalardı bizi. Öyleyse bu aşk hastaları da nereden çıktı? Hiçten! Keşke gerçek bir gönül ve tutku hastaları olsaydık da bizi iyileştirme çabası gösteren gerçek sevgililerimiz olaydı!..

“Derd olsa devâ etmeğe sa’yetmek olurdu
Timar ulunurduk hele bîmar olabilsek”

Talih, devir, ortam ve çevre onlara en parlak kapıları açsa bile, bu i’cadedilmiş ıztırap, bu uydurulmuş sevgili vefasızlığına; bu her şeyleri varken “hiç bir şeyleri yokmuş”luğun soyluluğuna yine de isteklidir onlar: Fasîh Dede bizi kanıtlamaz mı:

“Baht ister ise ruz-i kıyamette göz açsın
Biz kat-ı nazar eylemişiz matlabımızdan”

Ve Reha’î, bu yalan tutumla ne kadar gerçekçi bir ümanizme, lirizm içinde ulaşır:

“Hemen ağlayı geldim âleme ağlayı gittim ben
San ol nilüferim kim sûda bittim sûda yittim ben”

Dört yüz yılın aydınlarına süt, kan ve hayat olmuş bir duygu: Görülenden kaçıp özlenilene yöneliş: … Bilinmeyen sevgililerin çileleriyle tadlanış ve büyük esenlikler içinde en derin rahatsızlıklar!… Şair ne güzel dile getirmiştir: 

“Kaybetmiş âşiyânını mürg-i huzurumuz”


Şardağ, R. (1972, Mart). Divan Şiirinde Doğrudan da Güçlü Şeyler Var: Yalan. Hisar, 99: 12-14.


Hisar” dergilerindeki Rüştü Şardağ‘a ait yazılara ulaşmamız konusunda gösterdikleri yakın alâka için, İzmir Milli Kütüphane Vakfı Başkanı Sn. Ulvi Puğ ve Uzman Tarihçi Sn. Mehmet Soysal‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın