
Alaturkanın kaderi, onun meselelerini ortaya dökmedikçe doğru dürüst bir yön tutamayacak vesselâm! Meselelerini çözmek demedim, dikkat edin; çünkü bir defa bu musikinin hangisine ne nisbette Türk musikisi diyebileceğimiz, yıllar süren yazışıma, çığırışıma ve ne yazık bazen de dalaşmalarıma rağmen hâlâ tesbit edilmiş değildir. Hiç şüphe yok ki Neyzen Aziz Dede‘nin insanı ye’sin enginine götüren Şedaraban Saz Semaisi ile, Hafız Post‘un, “Gelse o şuh meclise” diye başlayan klâsik bestesinde olduğu kadar, Artaki Candan‘ın, “Dizlerine kapansam” diye cıyak cıyak bağırıp sulu sulu inleyen piyasa şarkısında da bizden olan taraflar vardır. Bütün bunlar -ki birbirlerinden çok kuvvetli farklarla ayrılırlar- Türk musikisi adını taşıyor. Yani hasına, bayatına, iyisine, kötüsüne, kısaca haysiyetli ve haysiyetsizine Türk musikisi diyoruz. İşte ilk ortaya konulacak mesele!
Bugünkü Türk müziği bestecileri herşeyden önce, kendilerini, piyasadaki cırtlak sesli hanendelerin ve sokak külhanbeylerinin ağızlarına kolayca yem olmaktan kurtarmalıdırlar. Dünün düz, sade ve bazen melodisi, o muhteşem ağırbaşlılığı yanında, bugünün keçi sesi gibi titrek, bayağı ve durup durup isteri nöbeti geçiren piyasa şarkıları arasındaki uçurumu görüp düşünmelidirler.
Türk müziğinin ikinci bir meselesi de, hayat içinden kopmuş mevzularla beslenmedikçe hiç bir bestenin sıhhat ve ömür kazanamayacağını bilmektir. Garbın üstünlüğü teknikte olmaktan daha çok bütün senfonik eserlerini dolduran “hayat”tadır. İşlenmemiş tekniğine rağmen halk musikimizin, bu bakımdan mükemmel bir geleneği olduğu su götürmez. Dedeler, Suyolcuzadeler, Zaharyalar ve Şakir Ağalar elinde pişmiş olan nakış, semai, beste ve saz semaileri de böyle bir mevzu münasebeti olduğu bir gerçektir. Hacı Arif Beyden bu yana, melodi ve musikiden daha çok söz ve edebiyatla maksadını anlatır hale gelen ve az çok kolaylaşan, tembelleşen müziğimiz gitgide beşerî mevzularından da kopmuştur. Son devrin bestecilerinden Şerif İçli anlatmıştı: Kendisini sık sık, sazına âşık olduğunu söyleyerek evine davet eden son derece güzel bir dul hanımefendi, İçli’nin her gelişinde bir kaç yabancı erkek misafir bulundurmaktan da kendini alamazmış. Hanımefendiye karşı içinde doğan sevgisini gizleyen Şerif evinde girdiği hazin durumu ve mevkii ev sahibesine anlatmış, tekrar etmeyeceğine dair söz almışsa da, yine de her gelişinde başkalarını eğlendirir bir hale girmekten kurtulamamış.. İntikamını neyle alsın?
“O gece elime on beş yıl evvel hediye edilmiş bir güfte geçti. Kin ve nefret duyguları içinde besteleyerek intikamımı aldım:
“Alamam doğrusu dest-i emele
Bir kadeh ki dolaşır elden ele”*
Alaturkanın kaderi belirsin istiyorsak ortaya serilip üzerinde durulacak son bir mesele daha kalıyor: Bugün biraz da lüzumundan fazla revaçta olan şarkı faslını klâsik şarkılarımızdaki gibi yine üstün edebî örneklerle bezemek! Ortaokul kaçkınının flört müsveddesi yavelerini sun’i bir intibak gayretiyle bestelemeye kalkmak ne kadar gülünçse, üstü kaval, altı şişhane cinsinden, birbirini tutmaz kopuk ve perişan güftelere dayanmak da müziğimizin bugünkü kaderini karartan çirkinliklerdendir. Bakıyorsunuz: “Bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin?” gibi düşündürücü ve ölümü olağan sayan fütursuz bir davranışın ifadesi güzel bir mısra. Arkasından buyurun, cenaze namazına: “Söyle canım ne dersin?”.
Alaturkanın asıl tekniği ve makamları üzerinde de söylenecek çok söz ve sözümüz var ama hele şu ilk plânda gelen tasfiyeyi yapabilsek!
* Güftesi Hakkı Süha Gezgin’e ait, Şerif İçli’nin Mahur makamında ve Aksak usûlündeki şarkısı.
Şardağ, R. (1950, Nisan 7). Bir Yüksük Dolusu / Alaturkanın Kaderi. Anadolu, s. 2


