Bahar Üstüne

Ege’ye, -inşaallah bütün yurda da- bugünlerde bahar hamarat bir çocuk tezliği ve tazeliği ile geldi. Nedir bahar denen bu sihirbazın kuvveti ki ihtiyarın iliğine takat, gencin gözüne ışık, müflisin yıkılmış hayaline cesaret, zayıfa inanç, tabiata tad getirir. Bahar yalnız bir coğrafya tezahürü müdür? Elbiselerin de her mevsim yeni baharlıkları vardır. Vücutların bir baharı, insanlığın bile bahar çağları vardır. Mevsimler boyunca insanlar, uzun bir yokuş sonu ulaşacakları düzlüğe varmak için koş ha koş, çırpınır durur. Amma sonunda mevsimin mi, vücudun mu, elbisenin mi, insanlığın mı, hangisinin baharı fani olmamıştır? Dünkü o güzelim civana bunlardan ne kaldı? Şu baharlık robun ömrü iki mevsim sürebildi mi? Çağ, çağ medeniyetinin bir kaç defa baharını idrak eden o bahtiyar insanlar hani? Uzağa gitmeye ne hacet? Bergama’da “âb-ı hayat” hâlâ akıyor. Onun ölümsüz pınarına değen dudakların gülleri ne oldu? Öyle sanıyorum ki mesele baharda değil, bahara çıkma ümidinin yürekleri besleyen sıcacık nefesindedir. Hele bugünlerde onu, sade, yeni bir mevsim gibi değil, günlük dağdağalardan [gürültü], iğvanın [azgınlık] kalın sislerinden kurtulabilmek için de bir kurtarıcı gibi özledik. 

Tanrım, nice ince yağan rahmet damlalarını eme eme, kan kırmızı bir toramanlığa erişen tabiat, bize baharı, yaman bir bereketle birlikte getirdi. Tabiata, nimetlerinin bu en güzeline şükürler olsun. 

Baharın karamsarlıkları şüphe yok ki az değildir. Klâsik bir bestemizi süsleyen güftenin ilk mısraı şöyledir:

“Nideyim sahnı çemen seyrini cânânım yok”1

Koca şair2 de aynı görüştedir:

“Eyâ gönül kuşu derler behar imiş mene ne”

Cânân olmayınca baharın tadı çıkmaz mı? Eh, öylesine hani öyledir biraz. Tabiata mana katıp revnâk veren elbet daha çok insandır. Amma, ne bileyim, koskoca bir bahar mevsimi içinde bir papatya koparıp falı ile avunacak kadar bile kendilerinden gelme bir şevk gücü taşımayanları cânân neylesin?

Bahar!. Dünyanın bütün fikir ve duygu yapıcıları onunla kıvılcımlandılar. Şiller3, bütün kışı şehirden ve insanlardan uzak geçiren bir dağ adamını, bir bahar sabahı şöyle coşturmaz mı? “Hey zaman, beni şu dağdan aşır!”

Açılınız okuyucularım, tatil günlerinde, güneşle beraber kırlara açılınız! Dünyanın, her devrinde ve her yerinde büyük şehirlerin insana verdiği haz, geçici, saniyelik ve yavan olmuştur. Kalabalık caddelerin dönemeç yerlerinde asıl yuttuğunuz şey, toz değil, kafalarınızın içini Arnavut biberi gibi yakan yalan ve riyanın tâ kendisidir. Çiçeklere kırlara böcekler, kuşlar ve ışıklarla barışmaya koşunuz! Tanrının, hamdetmesini bilmez kullarına hazinesinden dağıttığı güzellikleri doyasıya içine sindiriniz. O zaman harap vatanı yılmadan kurmak için vefakâr arkadaşlarıyla Turuva sahillerine ulaşmaya çalışan Virjil‘in4, Aeneas’a söylettiği şu sözlere hak vereceksiniz:

“Ey gecelerimi doldurup, uykularımı besleyen Ağustos böcekleri, ey sabahlarımı süsleyen Yusufçuk Kuşu! Bu kırık sallar üstünde beni vatanıma doğru götüren asıl sizler değil misiniz?”

1Güftesi Enveri’ye, bestesi Hacı Sadullah Ağa’ya ait, Hicaz, Yürük Semai.

2 Şah Hatayî (1487-1524): Şah İsmail.  

3Friedrich Schiller (1759-1805): Alman, filozof, tarihçi ve dram yazarı. 

4Publius Vergillius Maro (MÖ 70-MÖ 19): Roma şairi. Roma İmparatorluğu Destanı olarak kabul edilen Aeneis’in yazarı. Destanın ana karakterinin adı, “Aeneas”tır. 


Şardağ, R. (1950, Mayıs 12). Bir Yüksük Dolusu / Bahar üstüne. Anadolu, s. 6. 


Yorum bırakın