
İslâm uygarlığı eski doğu ve batı kültür kalıntılarına da sahipti. Ama, taklid etmedi. Onun, bilimde ulaştığı şaşılacak yüksekliklerin nedeninde sevgi ve kardeşliğin payı büyüktür.
Uzun fetihler sonunda disiplinleri sarsılıncaya, ayrılık yollarına düşüp Moğol sürülerinin saldırılarına uğrayıncaya kadar, yeryüzünde bilim, uygarlık ve insanlığın öncüsü kaldılar.
Avrupa’da rahiplerin, halkı, dünyadan el etek çekmeye çağırıp ortalığı, taassupla yakmalarına karşılık Kur’an’ın ve Hz. Muhammed’in izinden gidenler, dünya ile de yakından ilgilenmeyi başardılar. Bizans İmparatoru Jüstinyen, ilim ve felsefeye kapıları örterken Müslümanlar bu karanlık dünyada taze bir soluk gibi estiler. Her türlü soy ve milliyet kavgaları bırakıldı.
İslam tarihinden öğreniyoruz ki, 2. Halife Kudüs’teki kutsal evi fethettikten sonra ordularına şöyle der: “Ey Müslümanlar, sakın yanılmayınız. Büyüklüğe kapılmayın. Unutmayın ki sizi, bu başarıya ulaştıran İslamiyettir, Araplık değil”
Müslümanlar kitaplı kitapsız dinlerin mensupları dahil, herkesle dost geçindiler. Bizans’ta, Hristiyan taassubuyla kilisenin takibine uğrayan Hristiyanlar, Hristiyanların elinde dinsel hakları kısıtlanmış Yahudiler, Saibiler, Nasturiler Müslümanlıkta bir sığınak buldular. Müslümanlıkta imana gelmek için imam önüne gelmeğe gerek yoktur. Candan, bir kez tevhit ve şahadet getirdin mi, bu yeterdi. Müslümanlar, aralarındaki mezhep ayrılıklarını, görüş farklarını rahmet saydılar. Kont Gobino, “Hiçbir dinde bu kadar sevgi ve hoşgörü yoktur.” Diyor. Hristiyan Arap tarihçisi Corci Zeydan ne kadar haklı: “İslâm hoşgörüsü olmasa, Hıristiyan dünyası uyanamazdı.”
Bu sevgi birliği, birçok milleti, İslâm uygarlığı potasında eritti. Hazret-i Muhammed, İbrani ve Süryani tutsaklarını, Araplara yabancı dil öğretmeleri şartıyla serbest bıraktığından beri, Müslümanlar uzak, yakın komşu uluslarla da kaynaştı. Özellikle Abbasoğulları dönemiyle birlikte İbrani, Yunan ve Çinlileri bile etkisi altına alan İslâm uygarlığı sonsuz ışık kümeleri halinde pek çok merkezi tutuşturdu.
İnsancı ve kardeşliğe dayanan bir ahlâk; buydu yakıtı İslam uygarlığının. Ne doğu, ne batı malıydı o! Ne Şam, ne Nişabur, ne Hind, ne Horasan, Mısır, Endülüs ne Belh ve Tirmiz! Hiçbir merkez hiçbir Müslüman millet tek başına sahip çıkamazdı ona.
Mısır’da, bir Horasanlı Türk hükümet sürdü, İslâm olduğunu bilerek.İmam Gazalî, Nişabur’dan kalkıp Bağdat’a geldi, ders verdi. İbn ir Rüşd Endülüs’ten ona karşılık verdi. Tirmizli, Belhli, bir İranlı Konya ve Şam’da halkın sevgisiyle karşılaştı. İranlı Beyzâvî’nin ünlü eserlerini Türk ve Arap, tıpkısı coşkunlukla okudu. Türkistan asıllı Zemahşerî’nin Keşşaf’ı tüm Arapları etkiledi. Cami, tekke ve medreselerde çeşitli milletlerden Müslümanlar görev aldı. Bu uygarlığın dili Arapça; düşüncesi İranlı ve Türk; hayali Hindli; yönetim gücü Arap ve Türktü. Adı da İslamdı, Medine, Şam, Bağdat, Rey, Nişabur Kahire, Kurtuba, Gırnata, Konya, İstanbul, Kabil, Lahor, Tirmiz, Delhi.. Her yerde aynı İslâm ışığı, yüzyıllarca sönmedi…
Şardağ, R. (1973, Ekim 01). İlim, Uygarlık ve İnsanlığın Temeli Kur’an-ı Kerim – İslâm’da kardeşlik ve dünya vatandaşlığı. Yeni Asır, s. 5.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

