Şinasi Özdenoğlu Anımsattı da…

Gereksiz söz doldurmacılığının, kendisinden önce söylenmişi söylenmemiş sanmanın şiirle ilgisi yok.

RÜŞTÜ ŞARDAĞ

Şairler içinde talihsiz olanlar yok mu?

Şinasi Özdenoğlu
(1921-2019)

İşte Özdenoğlu, onlardan biri. Zeki Ömer Defne gibi, Said Maden gibi… Sağ diyemez, sol diyemezsiniz. Yıllar yılı yalnız şiir ve sanat perisinin kanatlarına takılmış gidiyorlar. Toplum mu, elbette toplum. İnsan mı, elbette insan; ama önce şiir…

Anatole France haksız mı?

“Efendim, her şair biraz delifişektir” demiyor da; açık açık “Şair tam delidir” deyiveriyor. “Keskin, şiirinden bir dizeyi, soyutlayın bir iki söz topluluğunu; şairdeki deliliği, görün o zaman” diyen alaycı yazar haksız da sayılamaz. 

“Güzelin kadrini kim bilecek,
O aptal kocalar mı?”


diyor, Özdenoğlu. “Hangi mahallede imam yok, ben orada öleceğim” deyiveriyor Dağlarca. Tek başına ve soyutlanarak alın sevgili Muhib’in ünlü şiirini:

“Ne güzel komşumuzdun sen Fahriye abla.”

“Küt” diye, damdan düşer gibi bir laf eylemek gelir, hep şair aklına. Ama bütünleştikleri zaman öteki dizelerle, insanda, bugüne kadar söylenmemiş güzellikler izlenimini veriyor. İmam istemeyen Dağlarca, nasıl bağlıyordu:

“Müslüman değil miyim, hâşâ
İstemiyorum kalabalık.”

Ve bir yüce güzellik ekleniyordu buna:

“Omuzlardan omuzlara geçerken sallanmayayım 
Ki bütün azaların hülyâda.”

Şairlerin, şair olmayanlardan en büyük ayrımı bu: Bir başka, bir yeni, bir söylenmemiş sanısını uyandıran söyleyişlerin sahipleri olmaları.

Özdenoğlu’nun en son kitabındaki o iki dizeyi, şimdi yuvasındaki öz sıcaklığı içinde okuyalım:

“Şair sevmeyip de kim sevecek?
Hacılar, hocalar mı?
Güzelin kadrini kim bilecek?
O aptal kocalar mı?”
*
“Şair doğmuşuz, elimde kalem. 
Kalemin gücünü bilen var mı?
O şiirler ki yıldızlar, kadar ölümsüz…
Haberiniz var mı?”

Şairi tanımlıyor Özdenoğlu

Şairi, şiiri, dünya kurulalıdan beri tanımlamışlar. Tanımlanmaz ki! Şiir ne değildir, belki bu açıklanabilir.

Şehbâl dergisi, yarım yüzyıl önce bir yazardan makale istiyor; bir de fotoğrafını. Yazar, “Şehbâl dergisi, resmimi istemişsin, onu memnunlukla gönderdim. İşlerimin çokluğu yazı yazmaya olanak bırakmadı” diyecek, ama işi şiirleştirmekten vazgeçmez:

Resmimi istemişsin, ey Şebâl!
Anı memnûnen eyledim irsâl.
Maksadım bir makaale yazmak idi.
Buna mâni oldu Kesret-i iş-gaal.”

İster aruz, ister hece, isterse serbest ve ölçüsüz olsun, tartılı, tartısız, uyaklı, uyaksız olsun. Bunun şiirle ilgisi yok. Gereksiz söz doldurmacılığının, kendisinden önce söylenmişi söylenmemiş sanmanın şiirle ilgisi yok. Başka dile çevrilişinde hiçbir şey söyleyemeyen dizelerin, şiirle şairle ilgisi yok. Yalnız şiirde değil, düz yazı sanatında da bu ortak nitelikler hep var ya, şiir de, şair de, bir de illüzyonistler gibi habbeyi kubbe yapma, insanı ortasından keserek yeniden diriltme sanatı var.

İşte Şinasi Özdenoğlu, her biri ayrı güzellikteki usta şiirlerden ayrı olarak “Şair kim?” e yanıt veren dört şair yazmış.

“Şair odur ki, ustaca söyler sözü.
Şair olanlar farkeder, hünerdeki özü.
Biz söylerken susar başkaları.
Yıldızlarla donatır gökyüzü”


Akıl ve şiir

Özdenoğlu “akıl”la yanyana getirip, ayrımlar çıkarırken, dizelerinin benzemezliğine sığınır:

“Akıl başka şeydir, şiir başka şey.
Aklı rafa kaldırmak için yazılır şiir.
Ruhumuz kaçar kötülüklerden,
Uzak bir buluta sığınır.
Aradığınız dünya belki de budur”

Bu kadar güçse, neden…

Şiir bu kadar güçse, neden tonlarla şiir yazılır? Kaleme, mürekkebe yasak mı var? İnsanlık şiire böylesine tutkun olunca. “Onu ben de yaparım” sanısına niye engel olalım?

Ama Özdenoğlu, bu boşuna emekler için tatlı sistemlerden kendinin alamıyor. Amaç, sahte ozanı dövme değil elbet. Gerçek ozanlığa ampul yakma:

“Saçlı, sakallı insanlar tanıdım, 
Başlarında şiirin heykelleri
Kırk yıldır uğraşır, dururlar.
Şiiri hayal ettiklerinden.”

“Bir zamanlar gözdeydi şiir” derken yumuşak sitem ağlarını ne güzel germiş, şiire oynamak isteyenlere, Özdenoğlu:

“Sultanlar özendi bir zamanlar, 
Fâtih’ten Süleyman’a dek.
Rahmet-i Rahmâna kavuştu bülbül.
Şiire kargalar üşüştü.”

*
“Zor iştir şairlik zenâatı
Söyledik, anlatamadık.
Vaktâ ki şiir ayağa düştü
Kırdık kalemi, aşka düştük”
Yıldızlara karşı.”

Sevgili Özdenoğlu’yu Mustafa Kemal’ci şiirleriyle de iyi tanıyoruz, toplumcu şiirleriyle de. Ama bu ülküsel şiirlerini bile duygu ve lirizm emzirmesin, mümkün değil.

“Analar, kimdir bu erkek çocuklar?
Emzirin ki erken konuşsunlar.
Kemirerek zehirli bitkisini insanlığın 
Acılarla,
Ve aşkla,
Sarmaşdolaş…

*

Emzirin ki
Suskunluklar içinde,
Korkaklara karşı
Dertli topraklarının
Bir an önce
Derdini haykırsınlar;
Yıldızlara karşı…”

Özdenoğlu; sesin, musikinin, sanat ateşinin ve insancıllığın yanında. Bütün bunların yanında olmakla elbette şair olunmaz. Bunları karacak el gerek! Kendi hallerindeki ufarak ve dilsiz sözcüklerden şiirin asıl alanına ulaşabilmek gerek. Onun “Şairler Böyle Sever” adıyla topladığı (*) son kitabı, bu becerinin kanıtı. “Roma böyle güzelken” şiiri ile yazımızı bağlayalım:

“Bu heykel kalacak ve ben öleceğim.
Yerde dağılmış çiçekler ve en güzel Eylül…
Seyredecek bu heykel, donmuş güzelliğiyle
Ölüm kadar görkemli eşsiz yalnızlığı.

Bu heykel, bir zamanlar sevmiş, sevilmiş.
Pişmanlıklarla avunan bir deliymiş.
Onun, sereserpe gezindiği bahçede
Kadınları baştan çıkaran şiirmiş.

Tanrım, nasıl böyle ölünür, Roma böyle güzelken.
Ve zaman, sürecek bu eşsiz yalnızlığı.
Heykel gülümseyerek durduracak zamanı
Ve ben ölmeyeceğim, Roma böyle güzelken.”

Güzel bir hafta tatili dileğimle saygılarımla.


Şardağ, R. (1987, Ocak 25). Şinasi Özdenoğlu Anımsattı da. Pazar Güneşi, s. 6.


Güneş Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin yazımını gerçekleştiren Demet Cevher‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın