
(1909-1980)
Şair Muhip Dıranas merhum, öz kardeşimden yakın. Ama ilk karşılaşmalarımız hiç de tatlı değildi. Ahmet Kutsi Tecer, bizi yan yana getirdi. Sonrası mı, sevgili şairimle uzun süre yürütemedik. Ulus meydanından geçiyoruz, bir gün. Eski Karpiç’in önünde göz gözeyiz. Bana, bakmazmışçasına bir çalımla gidiyor. Ben de kirpiklerimi kısmış yan gözle onu dikizleyerek geçiyorum. “Hangimiz önce pes diyeceğiz” gibi bir hava atma egzersizi…
Günlerden bir gün, birlikte Ankara Yenişehir’deki eski Özen pastanesine giriyoruz. İlk atak benden. Kolundan çekiyorum.
“-Sen beni görmüyor musun Allah aşkına!”
Dostluğumuz sevgili eşi Münire’yle, eşim ve çocuklarımla birlikte sürüp gidiyor artık.
Dıranas’ın ruh yapısı
İyice tanıyorum: Başlangıçta anlaşılması zor bir yapı… Çekingen, daha çok da alıngan… Eskilerin “münfail” dediği bir mizaç ve Türk edebiyatının, başı, haklı olarak en yukarılarda ozanı… Eski ve yeni biçim onda. Hep hece yazdı; çok az da serbest. Ama siz, hececi mi, aruz mu, serbest mi anlayamazsınız. Güzel bir üstün olma hırsı, dışa sızdırılmamış bir kendi kendici olmadan gelen güven… Şiirin, eninde sonunda, çınçın ses veren, pırıl pırıl altın saçan sözcüklere dayandığını bilen bir koca usta… “Ben en çirkin duyguyu böyle anlatırım işte” diye, seksi de işlemiş:
“Gel, seninle yüce dağlara çıkalım.
Yüce dağlardır ancak aşkımıza eş.
Orada hani her sabah doğar ya güneş.
Ötesi sen, ben ve de tanrılar…”
Ve bu şiire, en çirkin sanılan seks. Muhip’ten fermanlı bir sanat gücüyle girer:
“Sen, var, ağaçlar gibi yemişlen!
Boşuna sarmaz şu belini kollarım.
Gebe kalırsın, her tutup öpüşümde,
Ve bir gün, taze bir kanla iner şehre
Bir bozkurt sürüsü gibi oğullarım.”
Dıranas’ı razı ettik
Ölümünden bir yıl önce, bizdeydik.
“-Çıkar şu şiirlerini, yayınla artık!” diye çullanıyoruz üstüne, eşiyle birlikte. “Hayır” diyor. “Kitap çıkarmadan da şair olunmaz mı?” ya getiriyor işi. Her “nevheves”in, her gün yayınlanarak gün yüzünü karartan karalamalarıyla yan yana gelmekten mi kaynaklanıyor, adını bir türlü vermediği –Yahya Kemal’den- geri olmadığını mı vurgulamak istiyordu, biraz daha tatlı sert, ama koyu dostluk baskısına geçince gözyaşlarını gizleyerek “peki”yi çıkardı ağzından.
Ya Fahriye Abla…
Hem seviyor, hem de kızıyor gibiydi:
“Bu şiirimden hep seks anlamı çıkarıyorlar, buna dayanamıyorum. (Yâhu, benim kastım bu!) diye, şair, kendi şiirinin gerçeği için bir de davul çalamaz ki!…”
Ünlü şiiri, “Fahriye Abla” adıyla senaryolaştı, perdeye, ekrana yansıdı. Filmin gücü, oyun gücü kuşkusuz üstün.
Şiir uçtu…
Sinema, tiyatroyu bile sarsan sinema, bambaşka bir sanat. Siz, tiyatronun perdesi açıldığında, vücuttan soyutlanmış iki şehvetli dudağın kıpırdayıp durduğunu göremezdiniz. Ama sinemada her şey mübah. Kopuk, kompozisyonsuz, parçalanmış çalışmalar ve sonra bu kopuntulu ses, müzik ve mimiklerden bir kompozisyona ulaşma…
Soyut bir şiirden senaryo çıkarıp onu ilginç kılabilmek ise daha zor. Yönetmen, bu güçlükleri ve filmin yaratacağı muhtemel ilgisizliği düşünüp işi sekse dayayıvermiş. Elinde, bugüne kadar gelmiş seks artistlerinin hemen hepsini aşmış, bir de Müjde Ar var. Ne var ki sinemada da, tiyatroda da olduğu gibi bir oyuncunun gücü her türlü rolü aynı güçle sırtlamaktan gelir. Hülya Koçyiğit’in “Yılanların öcü” filmindeki rolünü, verin Müjde Ar’a, kaç not alır; üç sıfır değil mi efendim?
Ne var ki, seks konusunda benzerlerinden, rakiplerinden çok üstün ve de başarılı. Çiğ et sergileyenleri gölgede bırakacak kadar hünerli. “Bacak öyle açılmaz, kalça, göğüs, birden cascavlak ortaya dökülmez. İşin tadını çıkarmadan, nefes kesmeden yatağa girilmez” diyen bir seks cambazı.
Almış körpe bir oğlan çocuğunu yatağına. Film boyu, nefesleri kesmeye çalışıyor. Eh TRT denetim kurullarının en büyük görevi, eğlence ve seks sergilemesi olduğuna göre oyun, ekranda da tuttu.
Ne var ki…
Ne var ki sinema eleştirmeni Atilla Dorsay, Dıranas’ı tanıyamamanın ezikliği içinde olması gerekirken çizmeden yukarılara da çıkmış:
“Müjde Ar, kişiliğine çok uyan bir rolde” diyor.
Fahriye Abla bu mu?
Hamamda cıbıl cıbıl, yatakta al takke ver külâh, dudakta şapur şupur bir Fahriye Abla. Hiç mi şiirden anlamayız? Kömür madenleri işlenen bir fukara mahallesiyiz. “Gün batmadan, kapıların kapatıldığı” muhafazakâr bir mahalle. Şair, hayal dünyasında bu komşu kadından hoşlanmış, ona iç geçirmiş, kısa eteklerinden, bir delikanlıya gönül verdikten sonra bir Erzincan’lıya varmasından nem kapmış. Daha ziyade, hayalinde bir Fahriye Abla. Anılarında çiçek açmış bir Fahriye Abla. Yine Dorsay, Fahriye Abla için “Kenarın dilberi” demiş. Acaba Türkiye’de en az beş-altı tanesini benim bildiğim şiir eleştiricileriyle neden görüş alışverişinde bulunmadı? O zaman, bu film eleştiricisine şiirin çözümlenmesi ve onun dünyasına inilmesinin başka yöntemleri olduğu söylenecekti. Edebiyatımızın ölümsüz bir şiirinden, seks furyası içinde faydalanmak, satış rekorları kırmak, oldum olasıya sekse düşkün halkımızın bu eğilimine uymak ve yalnız buna güvenmek acıdır.
Sevgili Dıranas’ın bir sözünü daha anımsadım, eşi Münire’sinin de bulunduğu mecliste:
“Biliyor musunuz, Fahriye Abla’yı o kadar düşürüyorlar ki kendi şiirimden ürker oldum.”
Göbek taşında Fahriye Abla. Çocuğu yaşındaki bir oğlanla yatakta Fahriye Abla. Ve bunu estetik bulan, cüretini daha da arttırarak, sonsuzluğun yolunu tutmuş bir şiir için, “Müjde Ar’ın dizelere hayat verdiği”ni müjdeleyen bir eleştirmen…
Edirneli Emri, ne güzel demiş:
“Kalem feryâd eder, ağlar mürekkeb: Beni câhil eline verme yâ Rab!”
Şardağ, R. (1987, Şubat 1). Muhip-Fahriye Abla ve Seks. Pazar Güneşi, s. 6.
Güneş Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin yazımını gerçekleştiren Demet Cevher‘e sonsuz teşekkürler…

