Vah Milli Eğitim Vah…

“En çok susulacak yerde konuşanlar, tam konuşulacak yerlerde susanlar.. İşte en çirkin olanlar…”

MEvlÂnÂ

Milli Eğitim Bakanı’nı tanıyorum; seviyorum da. Kırk bir yıllık lise, üniversite hocalıklarımız, bizi hayatta pek az yanılttı. Eve karpuz alırken inanın, hep kabağını seçmişimdir. Sıfır uzmanlığın sonu bu.

İnsanı tanıma ise mesleğimiz. Bu güven duygusuyla yakından tarttım bakanı. Yüzünden, içini cam gibi okuyabilme olanağı var; rahatlıyor insan. “Ben, onun kadar içtenlikli miyim” diye sık sık düşünmüş durmuşumdur.

Metin Emiroğlu

Metin Emiroğlu, öteki ANAP bakanlarının çoğu gibi uzmanlıkları dışındaki görevlere getirilmiş bakanlardan. Ulaştırmacı Taşçıoğlu kültür işlerinin başına; avukat olan eski Sağlık Bakanı, sağlık işlerinin başına getirildiği gibi o da milli eğitimin başına atandı. Diyaloglarında sıcak, Meclis konuşmalarında kibar, soylu ve efendi bir bakan olduğunu kanıtlayıverdi. Bir noktayı daha belirleyelim: Kültür Bakanı olabilmek gibi Milli Eğitim Bakanı olabilmek de bu işlere yatkınlık bekler, uzmanlık bekler, enerjik olma ve ivedi karar verebilme yeteneği bekler, enerjik olma ve ivedi karar verebilme yeteneği bekler. Ama insan, yönetici yeteneğiyle, uzmanlara önem verişiyle bu başarıya da ulaşır.

Sayın Emiroğlu, bir buçuk yılını doldurdu sanıyorum. Milli Eğitim konularında belki çalışmaları da var, ama sesi sedası çıkmıyor. Dinçerler, bir dakika konuşmasa çatlardı. Emiroğlu, Bakanlığını sarsan olaylar karşısında susarak gümüş yerine altına talip olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Ama efendim, hükümetin dışından tarikatlar, hükümet içinde bir iki Humeyni hayranı, milli eğitimin yurtlarına, vakıflara kötü niyetlerini sokmuşlar, dillerinde Atatürk sakızı, ellerinde pis birer çomak karıştır babam karıştırıyorlar; Emiroğlu susuyor.

Milli eğitimin yurtlarında, okullarında örümcek kafalı bazı yönetici ve öğreticiler, öğrenci dövüyor, hastanelik ediyor. Emiroğlu’dan ses yok.

En yeni bir örnek de İzmir’de bir öğretmenin, öğrencisini iğfal ettiği haberi. Körpecik yavrunun yaşamı karardı gitti.

Biz nasıl böyle taş kesildik, nasıl nasırlaştık Allahım! Öğretmenin, öğrencisini iğfal etmediğini kanıtlama yarışına çıkıyoruz da onun kendi diliyle yaptığı açıklamaların üstünü küllemeye çalışıyoruz:

“Ben iğfal etmiş değilim, sadece onu avutmak için birgün muhallebiciye götürmüştüm.”

Bir öğretmen, izinsiz okula gelmiyor, kız öğrencisiyle muhallebiciye gidiyor. İğfale gölge düşürücü konuşmalarla rahatladık ya, öteki kepazeliği unutuyoruz.

Tele-Kız mı bu? Onlara da içimiz yanıyor, kendilerini bu duruma düşüren sosyal sefaletlere, düzen bozukluklarına la’net ediyoruz. Ya gencecik yaşında elinden yavrusu uçup giden ana baba ne olacak? Onların kalbine neden su serpmiyoruz?

Öğrencisiyle muhallebiciye gittiğini kendisi itiraf eden öğretmenin üstüne sayın Bakan neden yürümez? Dürüst öğretmen ordusuna gölge düşüren bu çirkin davranış karşısında da mı susacak sevdiğim Emiroğlu? Hani, soruşturmanın selameti adına işten el çektirme olayı? Suçunu kendi kendisine açıklayan öğretmene karşı hiç mi bir çıkışı olmayacak sayın Bakanın? Emrinde, Atatürkçü ahlak ve kemâl sahibi bir Teftiş Kurulu Başkanı var; hem de kendisinin atadığı. Niye ona emir verip müfettişlerini seferber etmez? Bir basın toplantısı düzenleyerek, böyle sulu zırtlak öğretmenlerin başına dünyayı dar edeceğini açıklamaz ve aldığı şiddetli önlemleri halka, velilere duyurmaz?

Sevgili Emiroğlu’nun selefi çenesini tutamamaktan gitmişti. Kendisi de korkarım, ANAP tepelerinden esen rüzgarlara uyarak en çirkin, en korkunç olaylar karşısında böyle kuzu kuzu oturmaktan gidecek. Yüce Mevlânâ’dan bir deyişi, uyanması umudu ile sunuyorum kendisine:

“En çok susulacak yerde konuşanlar, tam konuşulacak yerlerde susanlar.. İşte en çirkin olanlar…”


Şardağ, R. (1987, Şubat 2). Vah Milli Eğitim Vah. Güneş, s. 6.


Güneş Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin yazımını gerçekleştiren Demet Cevher‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın