
Eski dostlarımızdan, değerli müzisyen Adnan Saygun, iki yüz yıldır çiğnenen sakızı bir kez daha çiğnedi.
“- Türk musikisi diye bir şey yok, bu adla dinlenilen müzik, çağını yitirmiş Osmanlı müziğidir.”
Osmanlının evinde otururuz. Caddelerinde, kentlerinde dolaşırız. Dünya cenneti “İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı” diyen şair gibi bu mavi meltemler, henüz yazılamamış şiirler ülkesini tadımlarız. Sonra bütün bunları bize bırakanları “Osmanlı” diye küçültürüz. Her gün yüzümüzü okşayan Osmanlı kentlerinde, sıtma nöbeti tutmuş gibi durup durup Osmanlı’yı kötüleme hastalığına tutuluruz. “Osmanlı müziğini”ni karalarız. Ötekilerine değil, ama bu hafif davranışı, sayın Saygun‘un saygınlığına yaraşır bulamadım.

(1907-1991)
Beni evimde gözleyenler, sonatında, senfonisinde, füg ve suitinde, şarkılarında, romanlarında ayrı bir dünyanın tat ve çeşnisini billûrlaştıran Batı müziği şaheserlerini nasıl zevkle dinlediğimi yakından bilirler. Bu musiki türleri hakkında her zaman bilgi verecek, sevgimi bilgileyecek durumdayım da. Ama bir nokta:
“-Gel Şardağ. Batı musikisini öven bir konuşma yap” derlerse…
Evet, böyle dediler mi, ben yokum. Bir şeyi eleştirmek değil, övmek için bile o konuda derin bilgi sahibi olmamız gerekiyor. Fransa’nın küçük dehası Rimbeau ne diyor:
“-Bu konuda bilmiyorum diyen Fransız şairine rastlamadım.” Şu satırların yazarı, bir senfoninin morfolojik yapısı olan allegro, andante ve addacio arasındaki ruh gerilim, açılış ve sükûnete dönüşleri her zaman anlamlandıracak durumdadır.
Sayın YÖK profumuz Saygun, acaba Türk musikisi formlarından birisinin olsun formel çatısını çözecek yetenekte midir, yoksa nasıl konuşur?
“-Türk musikisi öldü, ölecek” lafları. I. Mahmud‘tan beri iki yüz yıldır devlet himayesindeki Batı müziği tıngırdatıcıları söyleyip duruyor. Ölüm dağıtıcı baykuşlar öldü gitti, ama Türk musikisi hasta, sakat, milyonların kalbini ısıtıp duruyor.
Tanzimat Avrupacılığı, Cumhuriyet’ten sonra “polis vazife ve selâhiyyet Kanunu”nda polis için şüpheli kişileri sıralarken şöyle diyordu:
“-Temâşâgân, hânendegân, sâzendegân gibi meşâgil-i Süfliyye ile meşgul olanlar…”(*) diyordu ama gerçeği hâlâ görmezlikten geliyoruz. Milyonlar bu musikiyi gönüllerine ruhsal besin, başlarına tac yapmakta devam ediyor.
Sayın Saygun dostum da bilir ki, Avrupalı, kendisinin ve arkadaşlarının bestelerine tek ilgiyi, onun Yunus Emre oratoryosunda gösterdi.
Neden?
Dinlediği, kendi tekniği içinde, daha önce tadını alamadığı mistik bir ruhtu ve oratoryo, birkaç kez ilâhiyi, tıpkısına yineliyor, sonra da onun havasını yepyeni bir lirizm içinde ruhlara akıtmak üzere enstrümanların etnik içeriklerine yansıtıyordu, dağıtıyordu. Batı’da, bu senfonilerin dik âlâsı yapıldı. Türk’ü de Batı’yı da ne Türk milleti, ne de Avrupa’yı yansıtmayan bu eserleri önemsemiyor işte. Yarısı kostüm göstermek, yarısı Avrupalı görünmek için tıkıştırılmış küçücük salonları bile dolduramayan Batıcılar, “Ne var acaba bu Türk musikisinde?” diye düşünmeler dönemine ne vakit girecekler ya Rabbi!
Evet, ne zaman düşünecekler.
“Bu musikinin Asya’da oluşmuş altı bin yıllık bir geçmişi var. Bunu en canlı örnekleriyle, musiki havârisi Rahmi ortaya koyuyor” diye.
Evet, ne zaman gidecekler:
“Türk musikisi İran’ın, Irak’ın, Bizans’ın musikilerine de açılmıştır. Ama biz Batıcılar gibi, Batı’ya tekrarla kalmamışlar, musikide de bir milli okul olabileceğini düşünmeyen Batılıların mahmur gözleri önüne Türk musikisi akımını sokmuşlardır.”
Ne zaman düşüneceklerdir.
“Bugün, biz taklid ettiğimiz Batı’ya da, kendi milletimize de kendimizi sevdiremedik. Ama işte ortada ne Bizans musiki okulu, ne de mektepleşmiş bir Arap ve İran müziği var? Ayrıca tüm Musevî sinagoglarında, ortodoks kiliselerinde, Balkanlarda ve Macar müziğinden bizim kötülediğimiz Türk musikisi etkisi dimdik duruyor.”
Türk milletinden kopuk çalıştıklarını bir türlü düşünemeyen Batıcılar kervanına sevdiğim Adnan Saygun‘un katılmamasını yürekten dilerdim.
İşin içine sevgili Atatürk‘ümüzü karıştırmasını bir başka yazımda yanıtlayacağım.
Bir şeye yanıyorum. Adnan Saygun ve kafadaşları vurdukça musikicilerimiz saflarını sıkıştırıyor geride kalmışlıklarını, hasta, sakat yanlarını göremiyorlar, düzelemiyorlar.
Birgün nasip olursa, bu konuda da konuşuruz.
(*) “Tiyatro sanatçıları, Türk musikisi solistleri ve saz sanatçıları gibi aşağılık işlerle uğraşanlar…”
Şardağ, R. (1985, Haziran 17). Olmadı Sayın Saygun. Güneş, s. 5.
Güneş Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin yazımını gerçekleştiren Demet Cevher‘e ve yazının bulunması knusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘e sonsuz teşekkürler…

