
Allah’ın tarikatındanım.
Rüştü Şardağ
Son günlerde basın manşetlerinde tarikat konusu. Her ağızdan ayrımlı görüşler, sıra sıra dizilip yayılıyor.
Dinsel amaçlı olduklarını gizlemeyen ve tarikat iddiası ile ortaya çıkmış görünmeyen Refah Partisi, Türkiye’de, ötekilerinden daha yaygın olduğu sanılan Nakşibendilerle tartışmalı. İran’ın, Türkiye’yi kendi rejimine doğru yöneltme uğraşlarına kimi tarikatlar katılıyor, kimileri katılmıyor. Süleymancılar, Nurcular, Nakşibendiler ve Humeyni’ye bağlı Hizbullahçılar ve belki de etkinlikleri olmayan daha başka tarikatlar, ülkemizin içinde sıralanmışlar. İran eğilimli olanların, bir de Almanya’da Cemalettin Kaplan adlı dayanakları var.
BU AYRILIKLAR NEREDEN DOĞDU?
Yurdumuzdaki vatandaş kalabalığının dini İslâm değil mi? Öyleyse bu dağılış, bölünüş neden? “Tarikatları kaldıralım” demekle de bir sonuca ulaşılamıyor. Tarih içindeki tarikatlar 17. yüzyıla gelinceye kadar Müslüman Türk topluluğunda bir ayrılık nedeni olmadı. Her birinin şeyhi, müritleriyle birlikte zaviyelerinde ya da evlerinde, Allah’a bağlılık derecesini artırarak, ayrımlı seremonilere yer vererek dünya değil ahiret öncülüğü yaptı. 17. yüzyılda değişik tarikatların bağlıları, birbirlerini hırpalamaya ve kavgalara başladı Camilerde sopalarla, taraftarlar, birbirlerine saldırdı. Bütün varlıkları, bedenlerinin her zerresi Allah’a dönük olmak gerektiren devlet, siyaset hırsı ile birbirlerine girdiler. IV. Murat, kendi zamanındaki bu katlanılmaz kavgaları nasıl yatıştırırım diye düşünürken ünlü bilgin Kâtip Çelebi’nin de görüşlerini ister. Çelebi, Mizân’ül Hakk Fi’ihtiyâr-ülehak adlı eserinde görüşlerini toparlar ve en sonunda padişaha önerisi şu olur: “Tek çare var padişahım, sellü seyf” yani “bunları kılıç hizaya getirir” demek ister.
OYSA Kİ
Tarikatlar, tarihte Allah sevgilisi ve Allah velileri tarafından kurulmadı. Onlar, birer hâl ehli olarak, kimliklerini unutmuş, o yüceler yücesine kulluk sevdasına düşmüş, dünya ile bağlantılarını koparmış, saygıdeğer varlıklardı. Bu fani dünyadan göçüp gittikten sonra hepsinin birer Hakk velisi Allah delisi oldukları anlaşıldı. Hangisinin aklına, günlük siyasete karışmak gelmiştir efendim, söyler misiniz?
Büyük veli Hacı Bektaş, altı yıl araştırdıktan sonra bulduğum Tefsir-i Besmele’sinde, ne diyor bakın:
“O baş toprak olsun ki benim gibi padişahın (Allah’ın) kapısını görüp dururken, değme bir acizin kapısına baş vurur.”
Gilanlı Abdülkadir hazretleri, bütün çevresine, yaşarken şu öğüdü verdi: “Dervişlik hırkası içinde büzülüp kalın. Dünya işlerine gözlerinizi yumun.”
Herat’ın sevgili evladı Muhammed Bahâettin kulluğun gizli yapılmasını buyurdu. Bir tarikat kurmadı. Allah dostlarının çevresinde, sabahlara kadar inleyerek kulluğu, sevda derecesinin en ateşli boyutuna çıkardı.
MEVLÂNÂ’YA BAKIN
Yüce Hünkâr’ın, Konya müzesindeki ceketini ve mintanını gördünüz mü? İstese, Selçuk Sarayı’nın altınlara boğacağı bu yüce veli de o kaba, çuvaldan ayrımsız bir salta ve gömlek içinde yaşadı. O da sağlığında, tarikat kurmamıştı. Bugünkü Mevlevilik anıları, Mevlânâ öğüt ve davranışlar sonradan saptanmıştır. Kendilerini, dünyada yoksullaştıran, maldan, nimetten uzak duran bu velileri örnek aldıkları Hz. Muhammed değil miydi? Düşünün, ulu Allah; hem Musa, hem İsa peygamberi ve de tüm dinleri birleştirmek için gelen sevgili Mustafa’yı dünyanın en yoksulu olarak seçmiştir. Dünya nimetlerinden uzak duran bu velilerin ve onlara bağlı Hakk erenlerinin durumunu şu beyit nasıl da ölümsüzleştirmiştir.
“Bakmayın hor fukara fırkasının hırkasına,
Aldılar her biri, bir dağı delip arkasına.”
ŞİMDİ NE GÖRÜYORUM
Falan tarikat, şu partiyi tutuyor. Tarikatlardan biri, bir partiyle didişiyor. Başlarında bir Hakk velisinin bulunduğundan kuşku havası yaratan bu kuruluşlar, neden siyasete dalmışlar, niçin partileri ele geçirmenin ya da partilerde dayanacak maddi yastıkların peşinde koşmaktadırlar? O tarikatlara, geçmişte ruh verenlerin ruhları incinmez mi? IV. Murat’ın bile katlanmadığı, din adına ayıp saydığı eski tarikat kavgalarının yeniden ortaya atılması üzücü bir durum yaratmıyor mu? Hesap gününe kadar bile beklemeyi gereksiz gören, bir an önce sevgilisine ulaşmaya çalışan Hakk âşıkları arasında, bir de Yunus var, biliyorsunuz. Osmanlı, hatta Selçuk müftülerinin, tekke ve zaviyede Allah’a kulluk etmesini küfürle bir saydıkları dönemde, Yunus Emre malından, mülkünden, dünyasından geçmişti ve inliyordu:
“Ayırma beni senden Yaradan
Düşüp ölürüm bu yaradan.
Ağlama derim şu gözlerime
Kan yaş akıtır aktan karadan
Varam yüz sürem dost eşiğine
Bir heırka giyem yüzbin pareden
Öldü diyeler, kaydım yiyeler.
Bir kuş oluben, çıkam yuvadan
Derviş Yunus’un budur maksudu
Alıp şeyhini çıka aradan.”
ATATÜRK NE YAPTI?
Tarikatları kaldırdı. Çünkü hepsi zıvanadan çıkmıştı. Hepsi dünya tamah(?) içinde çırpınıyordu. Ne Hacı Bektaş Veli’nin akpak dünyası kalmış, ne öteki tarikatların dünya hırsları sona ermişti. Ama yasaların kaldırdığı bu tarikatlar bittiler mi? Tükendiler mi? Hayır. “Türkiye’de her düşünce, sağ ve solda oluşan her görüş, rahatça konuşuyor da biz neden susalım.” demek hakları değil mi?
Konuşsunlar! Evlerinde, Allah’a bağlılık duygularını, belli ibadet coşkularını yerine getirsinler. Kuruluş amaçları neydi? Bir sevda rüzgarı içinde kanat çırpmak değil mi? Onlara, İslâm dini içinde bölünüp ayrı saflarda siyasal karargâhlar kurmak uygun düşer mi? En azından Allah buna izin verir mi? Kendilerini tutan gazeteleri var. Yazabilirler, konuşabilirler, ama bu konuşmalar, siyasal kavga durumuna girer mi? Allah en azından buna izin verir mi? Allahımız, ayrı ayrı tarikat mensuplarının, süngülerini dünya hırsı ile bileyerek ortada görünmelerini, gazete manşetlerindeki sürtüşmelerini hoş karşılar mı? Bu davranışlar tarikatların geçmişteki velilerini incitmez mi?
Şardağ’ın hiçbir tarikatla ilgisi yok. Ve de doğruyu söylediği iddiası içinde de değildir. Kendisine, “Hangi tarikattansınız?” denildiğinde, “Allah’ın tarikatındanım” demekle yetinir. Allah yolcuları, birbirlerini siyaset hırsı içinde incitmesinler.
Şardağ, R. (1 Temmuz 1990). Tarikat Konusunda Duralım. Milliyet, s. 13.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

