
Savaş çılgınlıklarının azıttığı, aynı dine inanan Müslüman kardeşlerimizin iki düşman cephede toplaşmaya başladığı günlerdeyiz. Şu sırada, “Şiir ne diyecek, şair neyi dillendirecek a efendim?” demeyin. Kendisi de ozan olan Şemsi Belli, inat mı inat, “Şiir Defteri” adlı şipşirin bir dergi çıkarıyor. İçindekilerin hepsi şiir, ya da şiir üstüne görüşler… Bu sanat sevgisine, bu “ille de şiir” inadına, gönlünüzü ödül diye sunmaz mısınız? Üstelik eskilerin “zehr-i hand” dediği, o gülümser gibi zehiri de kaleminden damlatmayı unutmuyor:
“Takım, saha, penaltı, gol… Silah, mermi, terör, ölüm.. Cami, namaz, fitre, zekât.. Mevki, makam, koltuk, seçim.. Evet ama.. Şiir de var.”
Bu başyazıya doyamadım. İstanbul’da Fatmakadın Sokak 10/4, Bostancı adresinde hazırlanan “Şiir Defteri”ni, gönül rahatlığı ile salık veriyorum.
ŞİİR ANLAŞILDI MI?
Uzun yıllar, Türk edebiyatında şiir, anlaşılmadık dönemler geçirdi. Şair kim? Hugo, “Şair fikir üretir” diyor. İyi, ama fikir, dış kabukları soyulmamış, üzerindeki tozu arıtılmamış bir elma gibi ortaya atılmışsa geride laf kalır; şiir arka kapıdan kaçar.
“Türk halk ozanları, içlerinden geldiği gibi söyleyiverirler. Hiç de fikir üretme çabasında görünmezler” görüşü de yanlıştır. Sazının tellerini, önce tınılarla konuşturan ozan, bazı beylik tekerlemeleri sıralarken, hiç de fikir üretmez ama tam bu sıralarda, bilinçaltından fışkıran altın bir dünya, yüzyıllardan beri sızarak gelen dünya, tomurcak güller misali, hiç duyulmamış renkleniş ve güzellenişleri de peş peşe sıralatır ona.
MÜTEŞAİR
Şair pozu takınma. Eskilerin alay etmek için taktığı addır bu. Şiirin umacısı sayılır. Kendi küçük üzgü ve ruhsal bozuntularını sıralayıp başkalarını özel derdine ortak etmek de şiir olamaz.
Beş yüz yıllık Divan, onu etkilemiş İran edebiyatında böylesine yapmacık örnekler tıklım tıklım… Ne ki, bunları aşmış, ölümsüz örnekler de yine bu edebiyatlarda. Yüzyıllardan bu yana, kıvançlanmalar da değişiyor. Eski tezkirecilerin en güzel örnek diye sunduklarına, bugün dudak büküyoruz ama divan şiirinin, zorlama sanat oyunlarından kendini sıyırıp insanlığa uzanmış örneklerine alkış tutuyoruz.
SONRAKİ DÖNEMLER
Tanzimat’ta ufak bazı örnekler dışında, şiiri anlamadan Servet-i Fünun’a dayandık. Fikret’i, Akif’i çıkarın bu yeni okulda da yüceliği yakalamışları zor bulursunuz.
Yahya Kemal nefis bir tatlıdır. İçinde neler neler barındıran.. Hafız onda, Verlaine onda, klasik divan şiirimiz onda, sabır onda, ustalık onda…
Hececiler, şiirden çok nazmı yakalama peşinde koştular. Cumhuriyetin daha sonraki kuşağı!. Necip Fazıl’ı, Nazım Hikmet’i, Ahmet Muhip’i, Cahit Sıtkı’sı, Cahit Külebi’si, Oktay Rıfat’ı, Melih Cevdet’i, Nüzhet Erman’ı, Attilâ İlhan’ı, Arif Nihat Asya’sı, Mehmet Çınar’ı, Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Feyzi Halıcı’sı ile şiir denen kutsal ışığın arayıcısı ve bulucusu oldular.
Le Conte de Lisle; hep Asya’dan, Hint’ten konular seçti bu örneklere. Fransızlar poeme antique dedi, ama “vay efendim Fransa dışından, gayr-i milli konu seçiyor” diye itelemediler onu; başlarında taşıdılar. Batı, bir resim tablosunda şiir bulunca hayranlığını gizlemedi. Tiyatroda bir sahneyi şiir havası katarak işleyen yöneticiyi eleştirmedi.. “Yönetmen, falan sahneyi poetise etmiş (şiirleştirmiş)” diyerek şiirin tadına vardılar.
Aristo, Poetique adlı kitabında, şiirin kapısını şöyle aralıyor; “Herkesin söylemediği biçimde söylenmiş sanısı uyandırmak..” Bütün sorun burada.
İÇ ÇAMAŞIRI SERGİLEMEK
İşte bunu yapamazsınız. “Ben şairim” diyerek küçük kederlerinizi, cılız üzgü ya da sevinçlerinizi şiirleştirdiğinizi sanmanız, sizi ters yola çıkarır. Kim, arkadaşına “Nasıl, beğendiniz mi?” diye iç çamaşırı gösterir?
ŞAİR ACAYİP BİR YARATIK MI?
Biraz öyle gibi, ama hepimizin ruhunda benzeri özlemler olmalı ki, onunla tıpkısı bir ruh bağdaşırlığı içine giriveriyoruz. Verlaine, serseri bir ruhun ve alkolizmin adamıydı. Yine de şiirleri ölümsüzdü. Akıllı, uslu Rimbo, 19 yaşında “sesli harfler” için yazdığı şiirine, “İ, kırmızı, U, yeşil… O, mavi” diye başlayıverdi. Ama biz de onun götürmek istediği kapının eşiğinden içeriye sevgi dolu giriverdik.
TRT’NİN SUÇU
“Güfte yazarlığı..” TRT attı, bu lafı ortaya. En az iki bin yıllık Türk musikisinin soylu sözleri, birçok laf salatasını öne çıkarttı. TRT, “söz yazarları”nı şairliğe yüceltip dururken adam, şiirin doğrusuna ulaşmayı neden amaçlasın?
BÜYÜK SUSKUNLUK
Cumhuriyetin 2. Dönem şiir kuşağı susmuş durumda.. Necip Fazıl, Arif Nihat Asya, Nazım Hikmet, propaganda kokmayan şiirlerinde başarılılar arasındalar, ama aziz varlıkları aramızda yok artık. Kalbi cam kadar ince Cahit Sıtkı Tarancı’dan yoksunuz. Orhan Veli, bizi “tarifsiz kederler içinde” koyup gitti. Ziya Osmancık da öyle. Ama yaşayanlar neden suskun? Sevgili Fazıl Hüsnü Dağlarca, Melih Cevdet Anday, Attilâ İlhan, Cahit Külebi, Feyzi Halıcı, Nüzhet Erman, Şinasi Özdenoğlu ve daha pek çok ozanımız niçin kuş uykusundalar?
Sevgili Şemsi Belli, salt güzel şiirlerle dolu olarak çıkardığı dergisinde, her ay ortaya güller saçıyor ve bastırıyor:
“Teokratlar, teknokratlar, bürokratlar, demokratlar.. 141, 142, 163.. Vitra banyo, çikita muz, eğlenceler, söylenceler.. Kulis, nutuk, afiş, stilistler, modelistler, türbancılar, koministler… Evet ama şiir de var..”
Şardağ, R. (26 Ağustos 1990). Şiire’e Ne Oldu. Milliyet, s. 13.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

