Bir “Kürt” militanını izlerken…

Geçen hafta Güneydoğu bölgelerinden haber veren televizyonumuzda, Türk güvenlik kuvvetleriyle çatışmaya giren ve teslim olan bir teröristi ve Sayın Kozakçıoğlu’yu izledim. Güneydoğulu gencin açıklamalarından sıkıntılar geçirdim. Sayın Kozakçıoğlu, çatışmada öldürülenlerden yana üzüntüsünü belirtti. Bu nedensiz kavganın barışla bitmesini gönlünden geçirdiğini yakından hissettim.

NASIL ÜZÜLMEZSİNİZ

Bakın, şu Türk soyunun yazgısına! Orta Asya’da iç deniz kurumuş… Çin, Hint, Moğol komşuları gibi kendilerinin de nüfusları, anavatanlarını çatlatacak, coğrafyayı boğacak hale gelmiş. Ya savaşarak, ya göçerek, ya da başka milletlerle karışarak dört bir yana dağılma zorunda kalmışlar.

BU “KÜRT” KAVGACILARI KİM

Bugün “Bağımsız Kürdistan” kavgasına girişen teröristlerin soyu nereden geliyor? Bazı tarihçiler, onları, Âsurlularla yaşamış ayrı bir soy gibi gösterirken bazı tarihçiler de Farslaştırır. Bir bölüm tarihçi de Eyyûbi’lere bağlayarak Türk’le kaynaştırır.

Zaman içinde, İran asıllı Bağdat hâkimi Mücâheddin Behrûz, duyar ki, kardeşi Eyyûbi Beşir Kûh bir adam öldürür ve Atabeklere yardım eder. O da onları sürüp kentin dışına atar. İşte o günden sonra “Biz Eyyûbi Kürtleriyiz” diyenlerin yazgısı, Türklerle beraberdir. İran’da Azerbaycan’ın Duyen adlı kentinde yerleşen, İslâm ve de Sünni mezhebindeki “Kürt”lerin, Şii Müslüman İran’la kavgalarını bile gereksiz görürüz. Değil bizimle, Türkiye’de, en az sekiz yüzyıl birlikte yaşadıkları Müslüman ve Sünni Türklerle olan soy kavgalarını, hele hele Türk erini ve savunmasız halkı öldürmelerini anlamak olası değil! “Kürt”lerin, kendilerine yakıştırdıkları Salahaddin Eyyûbi, Anadolu’da ufak bir anlaşmazlıktan sonra, Selçuklu kardeşi Kılıç Aslan’la birlikte, Müslüman olmayan yerlere saldırır. Bütün Hıristiyanlar, Salahaddin’e karşı birleşirken o, Hıristiyan ordularını darmadağın eder, krallarını tutsak alır. Bunu izleyerek, bütün Müslüman Türkler ve Türklerle aynı soy potasında erimiş olan “Kürt”ler birlikte övünmüyor muyuz?

Eyyûbilerin bir kolu, başları Melik Zafer Takiyüddin olmak üzere Hama Araplarına hükmeder. Bir kolu Humus’ta hükümet sürer; bir kolu da merkezleri Zeyd kenti olmak üzere Yemen’de, Melik Muaazam Tûranşah’ın başkanlığında yaşar. Her yerde Türklerle yan yana ve birlikte oldular. Osmanlı devletinde kendilerine Ekrâd-ı Hamidi, yaşadıkları Güneydoğu yöresine, Kürdistan denilmesi gibi sonsuz hoşgörüyle karşılandılar. Bugün, Suriye’de Araplarla karışmışlardır. Din ve mezhepleri ayrı olduğu halde gıkı çıkmayan Kürtlerin, kendilerini Türklerden ayırmasında, gelip geçmiş hükümetlerimizin elbette hata payı vardır. İktidarlarımız ve günümüz iktidarı, tüm siyasetçilerimiz, o bölgedeki coğrafya olumsuzluğunu yenemediler. Ekonomik yükü hafifletemediler. Ana dilleri olan Kürtçelerini konuşmalarına hoşgörüyle bakamadılar. Güneydoğulu olmanın “ezilme, küçülme ve horlanma” anlamına gelemeyeceğini kanıtlayamadılar. Halbuki Osmanlı döneminde, kendilerinden olduğunu söyleyip onurlandıkları büyük tarihçi İdris-i Bitlisi, Şah İsmail’den kaçarak Osmanlı devletine sığınmıştı. İkinci Beyazıt’ın, ona açılan sevgi kucağına tanık olmuştu. O, “Heşt Bihişt” (Sekiz Cennet) adlı büyük tarihini yazmış, altınlara boğulmuş, padişahın, kendisine açık, sevgi kucağı ile mutlanmıştır. İşte Diyarbakır, Musul ve Kürdistan denilen Güneydoğu topraklarının, Osmanlı devletine katılması bu sevginin sonucudur.

BÜYÜK YANILTI

Teröristler, büyük yanıltı içindedirler. Gereksiz, umutsuz bir direnişle, iki tarafın can kaybına neden oluyorlar. Milletvekilleri vardır, her partiden. Kâmran İnan gibi, kendisinin ve o yörenin Türk olduğuna inanmış yurtsever bir bakanları vardır. Âsurlular zamanından beri bu eski dilden, Farsça, Arapça ve de Türkçeden oluşmuş bir de dilleri vardır. Onu özgürce kullanma haklarını duyuramazlar mı? Türkiye Cumhuriyeti, geçmişte, Güneydoğu’dan en az beş bakan, yirmiyi aşkın milletvekili ile 1. ve 2. Büyük Millet Meclisi’ni doldurmuştur. Bu devletin asıl adının Türk ve dilinin de Türkçe olduğunu savunan, Türk milliyetçiliğinin ve Türkçülüğünün gözbebeği Ziya Gökalp da, ulusumuza Güneydoğu’nun bir armağanıdır.

Bugün terör eylemlerine girişmiş olanları döndürebilecek miyiz, pek umudum yok. Sayın Kozakçıoğlu gibi duyguluyum. Bilinçsiz ve bomboş bir kafayla, hâlâ Türk düşmanı Batılı kaynakların kışkırtmalarıyla sürdürülen bu terörü, en aza, bir an önce indirmeliyiz. Bunun için de Güneydoğu’ya; sevgi, bilgi, tarihsel gerçekleri yayma çabasını, hoşgörü ile birlikte ekmek bedelini sunmamız gerekiyor.


Şardağ, R. (2 Eylül 1990). Bir ‘Kürt’ Militanını İzlerken. Milliyet, s. 13. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın