
Bizim, basındaki bazı çabukçu ve yakıştırmacı arkadaşlar, bir süre, Dalan için umut balonları uçurdular; sonra Hasan Celal’e döndüler. Biraz biraz Ekrem Pakdemirli’yi umutlandırıp şimdi de Mesut Yılmaz’a kaydılar. Tabii, bu arada da manşetlik haber kaynakları doğrultusunda, ahkâm çıkarıldı:
–Akbulut gidici.
–Dalan’ın partisi büyük sükse yaparak gelişiyor.
–Hasan Celal ve arkadaşları parti grubunda atağa kalktılar.
–Mesut Yılmaz liberallerin başını çekiyor.
Hafta içinde TBMM’nin eski başkanı, oturduğu koltuktan yarım doğrularak bir höt çekiyor:
“Bütün bunların vebâli Sayın Özal’da.”
Milli Savunma Bakanı, yakın dostum Safa Giray da bakanlık istifasını bir odacı ile Başbakan’a gönderiverince önce bazı basın organlarında, sonra da ANAP’a karşı olan vatandaşlarda bir heyecan fırtınası:
“ANAP dağılışa gidiyor.”
BİR KİŞİ DIŞINDA
Bu karşı çıkışlarda, sadece Sayın Safa Giray, liberalliği görüntü olmaktan çıkarıp ruhuna sindirmiş insandır ve içtenliklidir. Ancak onun, Sayın Özal’a nasıl bağlı olduğunu da karşılıklı tartışmalarımızdan bilirim. Ya onun dışındakiler? Bunlar, kendi eğilimlerinde ve bu eğilimlere uygun olarak hangi görüşleri bugüne kadar billurlaştırabildiler? Yıllar süren hava atmalara rağmen bu, hâlâ anlaşılmış değildir.
Dalan – bir kez daha söylemiştik sanırım – İstanbul’daki başarılarını, ANAP’ın Genel Başkanı Özal’a, kendi grubuna, hatta Sayın Kenan Evren’e borçludur. O sıralarda, acaba Sayın Dalan, ANAP yönetimindeki kusurların tümünü değil, bir tekini olsun Sayın Özal’a söyleyebilmiş midir? Ya da bugünlerde sürdürdüğü liberal, Atatürkçü çizgiden kopmuşluk iddiasını, kapalı kapılar ardında olsun Özal’a duyurabilmiş midir?
Hasan Celal dostum, Özal’ın tutumuna karşı olduğunu birkaç kez belirttiği halde ANAP’a genel başkan olduğunda, itibarı sarsılmış olan partisini hangi çizgiye getirecek? Gücenmesin, ama tek bir cümlesini duymadık.
“Bütün bunların vebali Özal’dadır” diye yarım bir çıkış yapan Sayın Necmettin Karaduman, bugüne kadar hangi gerekçe ile ve açık açık, partisine ışık tutma çabasına girişti ve deneyimlerinden grubunu faydalandırdı?
YA MESUT YILMAZ
Vallahi efendim, benim hiç anlayamadığım şey, Sayın Yılmaz’ın, ne zamandan beri ve hangi çıkışı ile liberal olduğudur. Millet Meclisi’ne, Homeyni’nin, Türkiye’yi “kâfir ülkesi” ilan ettiğini ve yurdumuza terörist Hizbullah’çılarını soktuğunu, belgelerle kanıtladığımız günlerde, bize, ANAP adına verdiği gönüllü yanıtlarda, İran’da köklü ve gerçek bir rejim olduğunu savunan kendisi değil miydi? Sayın Keçeciler, “Madem ki Atatürkçü aydınlarımızın katilleri bulunamıyor, öyleyse biz de başka görüşteki hüküm giymiş, onay bekleyenleri asalım” derken, Yılmaz’ın liberalliği, kaçıncı uykusunu yaşıyor? Ülkemizde, “Savaşa Hayır” diyen bir esnaf tutuklanırken, liberal (!) Yılmaz’dan tek ses çıkmıyor. Liberalliği, sadece ekonomik ya da hukuksal görüşe bağlayamazsınız. O, demokrasinin ikinci bir adresidir. “Efendim, Sayın Yılmaz da ötekiler gibi genel başkanlığa oynuyor. Hakkı yok mu?” diyebilirsiniz. Elbette var. Onun olduğu gibi ötekilerin de. Ne ki günün birinde, birdenbire, hiç olmazsa liberallerin arasında bulunmadığı iyi bilinen Sayın Ekrem Pakdemirli ile polka oyununa çıkarsa bunda bir ilkeci görüşün kokusunu bulabilir misiniz? Muhalefet, çok haklı bir konuda hükümeti düşürmek için genel görüşme önerisi verdi ya! Sayın Yılmaz’ın derhal Köşk’e çağrıldığını ve “Bunalımı durdurduk” dediğini okuyuveriyoruz.
Genel başkanlığa oynamak isteyenlerin ucu Çankaya’ya uzanık, “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” havasındaki balonları, Sayın Özal’ın bir işareti ile balon gibi sönerken hangi liberallikten, muhafazakârlıktan söz edebilirsiniz? Bütün bunlardan ayrı olarak ve durup dururken Türk halkına “ANAP dağılıyor” umudunu vermek de doğrusu günahtır. Sorun, Mevlânâ’nın şu cümlesinde toplanıyor:
“Bir sofranın başına toplanan yüz kişi kavgasız yemek yiyebilir. Bir yüksek makamın başında hiç kimse ikincisine katlanamaz.”
Biz bu hükümette, liberal, muhafazakâr ayrımı yapmadan çalışan Bakanları tutacak, övecek kadar gerçekçilikten ayrılmıyor, Hakkın çizgisinden kopmuyoruz. Ama doğrusu bu, hiçbir ilke ve görüş içeriğine sahip olmadan genel başkanlığa oynama oyununu da içimize sindiremiyoruz.
ÖZAL NE DEMİŞTİ?
Geçen Meclis’in son döneminde, bir saate yakın beraber olmuştuk. Ona, Müslümanlık adına yapılan Atatürk düşmanlığı ve gericilik eğiliminin, öteki eğilimlere ağır bastığını söylemiştim. Semra Hanım’ın ve kendisinin liberal görüntüsüne bazı bakanlarının ters düştüğünden söz etmiş, bir arıtma hareketine girişmesine işaret etmiştim. “Yoksa siz, kalabalık bir grup milletvekili partiyi boşlar, partiden kopar mı sanıyorsunuz?” dediğimde de, anlamlı, hafif alayımsı ve tam bıyıkaltı gülüşle şu yanıtı vermişti:
“Nereye gidecekler Şardağ, o zaman işlerini kime yaptıracaklar?”
ANAP’ın eski ve şimdiki gönüllü başkanı, haklı çıkmakta devam ediyor. Bunca gürültüden, bunca liberallik, muhafazakârlık ve çeşitli pehlivanlık peşref peşrevlerinden sonra Sayın Özal’ın bir işareti…
Ve ortalıkta tam bir tıslama…(*)
Sözcüğün aslı Farsçada “pişrev”dir. İstanbul söyleyişi onu “peşref” yapmış. TRT ve musiki dünyası ise ne Farsça, ne İstanbul Türkçesine bir çorbaya döndürmüş sözcüğü: “pişref” diyor; doğru bulamam.
Şardağ, R. (1990, Ekim 28). ANAP’ta Konuşma Maratonu. Milliyet, s. 13.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

