
Nedir bu kavga, din üstüne? Müslümanlar Müslümanlarla, tarikatlar tarikatlarla vuruşup duruyor. Kâfirle savaşmayı bile, onların bize saldırmaları gerekçesine bağlayan, “Ey inananlar! Hep birlikte barışa gidin; şeytana uymayın” buyuran Allah’ımızın sesini neden duymuyoruz? Dini İslâm olan öteki devletler arasında şanı yüce bir millet olduğumuza değgin Kur’an’da işaret var. Bu memleketin yüzde doksan dokuzuna sorsanız, “Ben Allah’a inanmıyorum, Müslüman değilim” diyene zor rastlarsınız. Bu ülkenin aydınlarına ve seçkin evlatlarına kurşun sıkanlar, kimlerin arasından çıkıyor? Beyinleri uyuşturulmuş, dış ülkelerden kumandalı, cahil dincilerden mi, yoksa işi sabote etmek için hâlâ Marks rüyası gören, beyinleri pörsümüşlerden mi? Ülkemizin, namazında niyazında olan topluluğundan bir tekini, bu cinayetlerle suçlamam, ama dış kaynakların, tahrikçilerin kimler olduğunu sezen hükümetimizin, bu kadar gevşek, sorumsuz ve uygunsuz davranacağını düşünmek bile insanı kahrediyor.
Hiçbir Müslüman, başkasının ayıpları ile ilgilenmez. Bu da Allah’ın buyruğudur.
DİNLEYİN ŞEYH SA’Dİ’Yİ
“Küçüktüm, bir din gecesi sabaha kadar babamla uyumuyor, Allah’a yakarışta bulunuyorduk. Karşıki odada da koskoca adamlar horul horul uyuyordu. Babama dedim ki: (Babacığım, neden onlar da bizim gibi kulluk görevlerini yerine getirmiyorlar da uyuyorlar?)”
Babam şu yanıtı verdi: “A babasının canı keşke sen de uyusaydın da bu lafları söylemeseydin.”
Öyleyse nedir bu din adına işlenen cinayetler? Allah adına tavır koyup cinayetlerin ocağına her gün yandırıcı çomak sokanların, içimizdeki sapıklarla işbirliği halinde peş peşe adam öldürmelerine Kur’ân ortada iken bir türlü inanamıyorum. İşte Bakara Sûresi’nin 130. Âyeti: “Kendini bilmezden başkası, İbrahim’in dininden yüz çeviremez.”
Hz. İbrahim, bizim soyca babamız değil ki! Demek, Kâ’be’yi yapan, putları indiren ve Allah’ın evini kuran, “Evrenin sahibi tek Allah’a kulluk edin” diyen, hoşgörüsü engin bir dinin bağlılarıyız.
AKLIMIZ ALMIYOR
Ortalık iyice karışmakta, güvenlik kuvvetleri İstanbul’da çok kötü bir sınav vermekte… Diyanet İşleri Başkanı değerli ilahiyatçı Yazıcıoğlu dostum, neden aydınlatma görevini yapmıyor?
Ne buyurur Ulu Allah:
“Allah’a inanan birinin, bir başka inançlıyı – yanlışlık dışında – öldürmesisine müsaade edilemez.” Nisa Sûresi, Âyet 92’de, bu görüş daha da açıklanır: “Kim, bir iman edeni kasten öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir.”
YA ÖLDÜRÜLEN DİNSİZSE
İnsanların inançlı mı, inançsız mı olduğunu bilmek, kimsenin takdir sınırı içinde değil ki, onu, ölümle cezalandırmaya kalksın. Bu görevi, Allah Peygamberine bile vermez:
“Ey Muhammed! Eğer seninle tartışmaya girişirlerse, (Ben, bana uyanlarla birlikte kendimi Allah’a verdim. Siz de İslâm oldunuz mu?) de. Eğer İslâm olurlarsa doğru yola girmişlerdir. Yüz çevirirlerse sana sadece Kur’ân’ı bildirmek düşer.” Al-i İmran Sûresi, Âyet 20.
TARİKATLARIN KAVGASI
Bu da çok ayıp! Esinlendikleri ilk veliler, tarikat bile kurmamışlardı. Evlerinde, kapalı zaviyelerinde gece yarılarına, şafak sökene kadar o tek Sevgili ile başbaşa kalmışlar, siyasete, günlük hayatın pisliği içine batmamışlardı. Ama gelin görün ki Nakşiler, Nurcular, Süleymancılar ve daha da cılız olan öteki tarikatlar, birer partinin ardından gidip siyaset arenasına soyunuyorlar. Tarikatlar dün olduğu gibi Allah aşkını, kendi iç dünyalarında oluştursalar ya! Geçmişteki tarikat uluları gibi günlük politikalarla didişmeyip Allah’a kulluk yerlerinde, boyunları büyük, O en Sevgili’ye yaklaşsalar ya! Şimdikiler öyle mi? Siz, sakalıma anlatın bunu! Bir bölüsü, devlet çarkını en dibinden en tepesine kadar işgal etmenin sessiz uğraşları içinde. Dillerinde Atatürk sakızı olduğu halde tarikat oyununu oynamaktalar. Bazıları da “Devleti biz ele geçirelim” özlemi ile yanıyor ve Allah’a, bu tarikatlar olmaksızın varılamayacağı görüşünü yayıp durmadalar. Kendi düzenledikleri tekerlemeleri, “Bunlar Allah katındandır” diye keramet ambalajıyla sarıp duruyorlar. Oysa ki Allah’ımız, bin dört yüzyıl önceden bu uydurukçuları kesin olarak uyarmıştır:
“Vay, Kitâb’ı elleriyle yazıp, sonra da onu az bir değere satmak için (Bu Allah katındandır) diyenlere. Vay, ellerinin yazdıklarına! Vay kazandıklarına!” (Bakara Sûresi, Âyet 79).
Evet, başında Allah bilgisiyle yüklü, uyanık bir başkanı var Diyanet’in. Her tür cinayetin, İslâm açısından nasıl bağışlanmaz olduğunu, insan canına kıymaktan daha büyük bir günah olamayacağını, bir an önce açıklamasını diliyorum. Hükümet bu tür cinayetlerin işleyicilerini nasıl, elinde güçlü bir polis kadrosu olduğu halde ortaya çıkaramıyor? Bari bu çirkin, utanç verici olayların İslâm’la nasıl çatıştığını açıklayalım.
İNSANDA NE VAR
Düşünün, Ulu Allah, “Ben sizi, o suyu çekilmiş balçıktan yarattım” buyurduktan sonra şunları ekler, “Ve ona, kendi ruhumdan üfledim.” Bizim içimizde O var. Bütün meleklere, “Adem”e, yani insana secde edip tapın buyuran da O’dur değil mi? Hey gidi Mevlânâ!.. Kendisine, Konya çarşısında secde eden bir Rum gencinin önüne, hemen cübbesini yayarak o da secde edivermiştir. Niçin? İnsanın ruhunda var olan Allah’ı hissettiği için. Cennet’ten kovulan şeytanın, Tanrı lânetine uğraması, insana tapmayı kabullenmemesinden geliyor değil mi? Sonra siz kalkın, dış kaynaklardan beslenerek memleket çocuklarını İslâm dini adına öldürün ve Allah’sız, felsefeleri foslamış Lenin, Marks katilleriyle birleşin ve Allah’ın en sevgili, en nazlı, en görkemli yarattığı olan insana kıyın. Ne güzel söyler, Mevlevî Şeyh Galip Dede:
Hoşça bak zatına kim, zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen. (*)
(*) “Hey! Kendine iyi bak, iyi tanı; evrenin özüsün sen. Yaratılmışlarımın gözbebeği olan insansın sen.”
Şardağ, R. (18 Kasım 1990). Nedir Bu Kavga?. Milliyet, s. 15.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

