
Bu kalemin sahibi, en büyük “Kudret” ten ne mal, ne mülk istemiştir. Sadece, “Bu dünyada bana mal mülk verme, tenceremiz namerde muhtaç olmadan kaynasın yeter. Ama bir küçük isteğim var! Cumhurbaşkanı da olsa, kimsenin yanında başımı eğdirme. Bu naçiz kalemi, senin doğrultunda kullanacağım. Bu nedenle üzerime ordu gelse korkmam; çünkü senin buyruğun bu!” diye yakarır.
Sayın Özal Nakşi mi?
“Evet” diyebiliriz de. Değilse bile sevgisi, o tarikat içindir. Tuttuğu insanlar, devlet yönetiminde üst katlara yükselmiştir. Bunların birçoğu, -içlerinde dostlarımız da var- Nakşi’dir. Nitekim Anayasa Mahkemesi’ne hafta içinde en az oyu aldığı halde Sayın Özal’ın seçtiği Haşim Kılıç da Nakşi’dir. Mesnevi’de, Mevlânâ, hekim Calinos’un bir espirisini anlatır. Bir deli, bir gün kendisine bakmış ve gülümsemiş. O da kendisinin deliliğinden kuşkulanmış. Buna şaşıranlara da şu yanıtı vermiş: “Canım efendim, bana bu kadar sevgiyle baktığına ve güldüğüne göre ben de biraz deli olmalıyım herhalde.”
Sayın Özal’ın kolları, Nakşilere karşı sevgiyle açılıyor. Annesini de en büyük Nakşi şeyhinin kabrine gömdürüyor. Bu, tarikata bağlılığını aydınlatır, ama tarikat mensubu olmayanlara da kucak açmasına bakarak böyle bir yargıya pek varamıyorum.
Kılıç niye susuyor?
Kılıç, neden “Evet Nakşibendiyim” diyemiyor? Hem Türkiye’deki Nakşibendi’ler, neden ortaya çıkıp, “Evet, biz inanç bakımından Müslümanız”. 500 yılı aşkın bir zaman önce Kûfe’de yaşamış bir Allah tutkununun sevgisiyle de tıpkısı yoldayız. Allah’a farzlarımızı, borçlarımızı ödedikten ayrı olarak onun Tanrı yakarışlarını da uyguluyoruz. “Bu bir suç mu?” diyemiyor? Onların pirleri tarikat kurmamıştır. Zati hiçbir Tanrı velisi tarikat kurmamıştır ki! Kendilerinin ölümünü izleyerek dostları, peşlerinden akan sevgi selleri içinde, anısını unutturmak istemediler. Yol, İslâm’ın çizgisi içinde tutularak veliler sevgiyle anıldı. Sözgelimi Muhammed Bahaeddin’in “Sakın kimseyi, hiçbir şeye zorlamayın. Tanrı kulluğunun kevser şarabına, dünya hırsının sirkesini katmayın” öğüdünü unutmadılar.
Atatürk’ün, bütün tarikatların dünya hırsı ile boğuştuğu günlerde yasak ettiği, tarikatların aslı ve özü değil, yozlaşmış ve çirkinleşmiş olan yolcularıdır. İşte Atatürk, onların dünya işlerine burunlarını sokmalarını önledi. Yoksa gönüllere hangi kuvvet zincir vurabilir? Bizde de Atatürk sevgisi ve minneti sonsuz. Mevlevi tarikatı da resmen kapatılmış, ama Mevlânâ sevgisini yüreğimizden hiçbir kuvvet silemez değil mi?
Sayın Kılıç diyebilirdi: “Evet, Nakşibendiyim, ama Atatürk sevgime kimse toz konduramaz. Milletimizi olduğu gibi dinimizi de kurtaran Atatürk’ün yolundayım. Benden daha çok oy alan arkadaşlarımın yerine, benim seçilmem Allah’ın adalet isteyen buyruklarına karşıdır. Bu nedenle ben değil, hakkı olan gelsin.”
Bir Nakşi, Küfe’nin pirine ters düşmek istemiyorsa böyle der, değil mi?
Televizyon seyretmem
“Televizyonum var” diyor da “Seyrederim” diyemiyor. Seyretmemekte ne sakınca var efendim? Diyemiyen Kılıç, gerekçesini şöyle açıklayabilirdi:
“Kuran’da örtünme, o günün kafirlerine karşı sadece bir önlem ve öğüttür. Ama kadın ve erkeklerin başkalarına yasak olan yerlerini sergilemeleri yasaktır. Bizim Kerim Aydın televizyonu ise her gün bütün kadınlarımızın ve kızlarımızın onurlarını kırıyor. Apış aralarını sergileyenlerin filmlerini sanat diye kabulleniyor.” Sayın Kılıç ekleyebilirdi:
“(Bana, Tanju’dan hamile diyenler yalan söylüyor. Çünkü hamile değilim; spiral kullanıyorum) diyen, zina davasıyla yargılanan Hülya Avşar Hanım için çalışan televizyonu mu seyredeceğim? Türker İnanoğlu şirketine milyarlar döken Kerim Aydın televizyonunda, adaşı öteki Hülya Hanım’la birlikte gün aşırı şapka çıkarılıyor. (Yalan Rüzgârı)’ında, oğlan, babasının karısıyla yatıyor. Ben böyle bir Kerim Aydın televizyonunu seyredemem.” Anayasa Mahkemesi’ne seçtirilen, oylama fakiri Sayın Haşim Kılıç, sözlerini şöyle de sürdürebilir:
“Güzelim hançeresine yazık eden, yarı çıplak kadınların kalça kıvırtıları arasında Güneydoğu türkülerine kıyan, sık sık silahlı eylemlere adı karışan, kadın döven İbrahim Tatlıses’in her gece konuk olduğu Kerim Aydın televizyonunu mu seyredeceğim efendim?”
Anayasa Mahkemesi’ne gelen Sayın Kılıç’tan önce, asıl muhatap elbette ki Sayın Özal’dır. Bizim, yeni Anayasa üyemiz, yine de (hangi televizyon) diyerek kendine bir başka haklı yol aramaya çalışabilirdi.
Ve de
Ve de ekleyemez miydi: “Siz, haberleri dinlediğime bile şaşın. Cumhurbaşkanı olmadan önce partisinden ve milletvekilliğinden, Anayasa gereği istifa eden, buna rağmen (Ben 1992’ye kadar ANAP’lıyım) diyen Sayın Özal’la Sayın Semra Hanım artık televizyonun gerçek sahibi. TRT’deki parasal kaynak tüketiciliğine de Kerim Aydın karışamıyor. Bugüne kadar, tek film yapımcılığında kendisini kanıtlayamamış olan Tanju Gürsu’ya, iki buçuk milyara, Karadeniz belgeseli hazırlattırılıyor. Ben harama yol açan, millet bütçesini tahrip eden Kerim Aydın televizyonunu nasıl seyredebilirim? Hele koskoca bir Müzik Dairesi’ni ıskalayarak piyasanın bülbüllerini her gece, sanatçı diye karşımıza çıkaran, Türk dilinin onurunu hiçe sayan bu televizyonu ne diye seyredecekmişim?” Evet, böyle de söyleyebilirdi.
Sayın Kılıç, “Her hafta, Cuma günleri hatip efendinin, cami minberinden inerken, “İnnallâhe ye’mürü biladli” yani ( Allah size, adaleti elden bırakmamanızı emrediyor) sesi kulaklarımdayken nasıl olur da ben bu kadar az oyla, adaleti çiğner ve Anayasa Mahkemesi’ne lök gibi oturabilirim?” diye düşünmüyor?
Sayın Kılıç Nakşi. Hem koyu Müslüman, hem de kullukların azıyla yetinmeyen, Kûfe’nin o şerefli velisinin ardından gidenlerden. Peki Muhammed Bahaeddin Nakşbend’in şu öğüdü de kulaklarında yansımıyor mu?
“Adalet neredeyse siz ancak oradasınız.”
Şardağ, R. (2 Aralık 1990). Haşim Kılıç, Anayasa Mahkemesi’nde. Milliyet, s. 15.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

