
Bu satırların sahibi, belediyeler ve il genel meclisi üyeleriyle ilgili olarak kalemini bir kez kullandı: “Büyük kentlerde partilere değil, adaylara bakın” dedi; o kadar. İstanbul’da Dalan’ı eleştirdi. Zülfü’nün, CHP Genel Sekreteri sevgili Ertuğrul’un efendiliğini övdü. İzmir’de de gerçek Müslüman, uygar, çalışkan, iş ve eser üreten Doğru Yol adayı Özfatura’yı yüceltti. Hepsi bu kadar.
ÇİRKİNLİKLERİ DE İZLEDİM
Bugün sevgili Çölaşan’ın da dokunduğu yaranın daha derinlerine girmek istiyorum. Bazı basın ve özel televizyonlarda yapılan açık oturumları anımsayınız. Mustafa Kemal’in ölmüş annesini, Rıza Nur’un pislik kitabından aldığı kopyayla, “Genel kadındır, Atatürk de zinaya batmış bir kadının çocuğu idi.” anlamına gelen bir cümleyle niteleyen Mezarcı’yı düşünün. Refah Partisi de kendisini istifaya zorlamış. İslâmlık ve Kur’an gözünde günahlı durumundaki Mezarcı’yı özel bir televizyon, kendi ekranına buyur ediyor. Bir oturum yöneticisi, bir profesör, bir de sevgili Oktay Ekşi. Adama en az beş soru soruyorlar. Hepsinden kaçıyor. Kendisine “Sayın Mezarcı” diye diye bir hal olan oturumcuların hiçbirine yanıt vermiyor ve program, sed etmeyi, yıkmak, anlamına alacak kadar bilgisiz Mezarcı’nın zaferiyle bitiyor. Dikkat ediyor musunuz, bu gibi oturumlarda, özellikle İslâm adına ağzı laf yapan birisine buyur edilmiyor. Oturumlarda Türkiyemizin altın gibi ilahiyatçılarından tek bir kişi yok. Bazı gazetelerde, birçok yazar, Çiller‘e sonluk bir siyasi ömür biçti .Ya o yalancı, paracı, güdük istatistik merkezleri?
ÇARŞAFLI HANIM SUSTURUYOR
Yine özel bir televizyondayız. Çarşaflı, yalnız yüzü açık bir hanım.. Karşısında oturum yöneticisi falan, oturuma katılan filan beyefendiler.. Refah’lı olduğu sanılan çarşaflı hanımın karşısında da öfkeden renkten renge giren Atatürkçüler Derneği’nin Başkanı Prof. bir hanım: “Efendim” diyor, “Bizde bir yönetmelik var; böyle çarşafla ve başka türlü örtüyle gelirse biz üniversiteye almayız.”
Çarşaflı kadın, kestirip atıyor:
“Benim Allah inancımda örtünme var. Ben bu emrin dışına çıkamam.”
Şöyle bir durum doğuyor: Ya yönetmelik, ya Allah’ın buyruğu! Telefonla ekranda yansıtılan iki değerli din adamı, haklı olarak, “Biz açık oturumda, tartışmanın içinde değiliz. Ama İslâm’da örtünme var. Yok diyemeyiz” diyorlar. Özel televizyonun oturum yöneticisi, hem İslâmî yetersizliğin içinde. Hem de Refah’a karşı eğik gibi.
NE YAPACAKTI?
Ne yapacaktı o profesör hanım kızımız, yenik düşmemek için? Kur’an’ı okuyacak, bugüne kadar pişirecek, hele böyle bir çarşaflı hanımın karşısına çıkacağı zaman olsun, örtünmekle ilgili Nur ve Ahzab sureleriyle kendisini hazırlayacaktı ve diyecekti ki:
“Hanımefendi, henüz İslâmların sayısı on yedi iken, cahiliye devri Araplarında bir kadının, on iki erkekle yatabileceğine izin veren Mazdek’li Acem’in getirdiği din yaygınken, Allah, iman edenlerin ve peygamber eşlerinin sokağa çıkarken üzerlerine bir şey örtmelerini buyuruyor. Sen, makyajını da çok ustaca yapmışsın, ama yüzün açık. Zati çarşaf, Farsçadır. İslâm’a uyacaksan, çıkar onu, yüzünü örten bir örtüyle gel!” Ve de eklerdi:
“Bir ayetinde de Allahımız kadınların sokağa çıkarken omuzlarından aşağıya baş örtülerini sarkıtmalarını buyurur. Neden ona uymuyorsun? Bu uyarılardan sonra da (bilebilesiniz takva örtüsü daha hayırlıdır) buyurur.” Ne ki özel televizyonların borçlara battıkları, bazılarının Refah’tan para aldıkları söylentileri de bu bilgisizce düzenlenen açık oturumlara dayanıyor.
REFAH GELİYOR
Son seçimlerde basın ve özel televizyonlarda bu korku da pompalandı durdu.
“İyi ya efendim, aydın İstanbulluyu bu korku, Refah’ın karşısına çıkarmaz mı?” Ama bana, İstanbul’da kaç eski İstanbullu ya da İstanbullulaşmış insan kaldığını söyleyebilir misiniz?
O zaman, Refah’ın gelişinin asıl nedenleri, karşısındakilerin asıl kusurlarında aramalı değil miyiz?
ANAP’tan kalan yüzlerce yolsuzluk dosyası vardı. Bunlar neden uyutuldu? Doğru Yol – SHP ortak hükümetinde, SHP’nin, hükümet ortağı olmayan bir parti gibi yandan vuruşları, zaman zaman masaya yumruk atıp kükreyişleri, sonra tıss’layışları halkımızda bir güvensizlik yaratmadı mı? Cumhuriyet Halk Partisi’nin, birleşmek için verdiği avansları geri itmelerinin, yaratılan güvensizlikte hiç mi payı yok?
ANAP’IN ÇARPILIŞI
Sayın Mesut Yılmaz’ı yakından ve Meclis’ten tanırım. Rahmetli Özal’ın ve eşi Semra Hanım’ın, kendisine, yaptıkları çirkin horlamalara karşı nasıl katlanım gösterdiğini de bilirim.
Sayın Çiller, bazı diksiyon yanlışları yapıyordu ama sesindeki renk sıcaklığı, içtenlik umutları verici ton değişimleri halka yakın geliyordu ama Sayın Yılmaz’ın da Türkiye’de konuşanların pek çoğu gibi üç sözcükte bir “eee”lemesi biraz düşündürücü değil miydi bir lider için?
Bu ülkede umut, Özal’la başlamıştı, atılım onunla gelmişti. Ama rahmetlinin genel kültür eksikliğiyle söylediği bazı sözler, başlayan yolsuzluklar, hayali ihracatçılara verilecek hapis cezasını, paraya dönüştürmeler, ortadireğin yıkılışı da Özal zamanında başlamış, Genel Başkanları Köşk’e çıkınca, bu işler, eksikler, işsizlikler, vergi kaçakçılarının vebali, Yılmaz’a yıkılmıştı. Son seçimlerden, Özal çıkarcısı bazı kalemlerin bütün horlamalarına, Çiller’in onu zayıf tarafından yakalamış olmasına karşın ikinci parti durumunda kalması yine de başarı sayılabilir. Ne ki konuşmaların, bundan sonra olsun birkaç değerli arkadaşıyla birlikte hazırlaması, yüzündeki ters görüntünün -yazık ki bende de var- elden geldiğince yumuşatılması dileğimdir.
“Sen beni telefonda gör.”
“-Ben orada tam soyunuk olacağım. İstediklerimi konuşacağım. Sen iyice kendinden geçeceksin.”
Bu laflar, bazı özel televizyonlardan duyduklarımız. Hürriyet’in dergisi Hafta Sonu, Medyum Memiş’in kadın kıyafetinde fotoğrafını yakalayıp basmış. Ordudan ihraç edildiğine ilişkin bir cinsel sapıklık raporu da orada. İki yıldır, bu Memiş’i özel televizyonlar paylaşamıyorlar.
Bir genç kız, açık oturumlarında konuşuyor. Soru:
“-Sizin sık sık sevgili değiştirdiğiniz oluyormuş?”
Genç kızın yanıtı:
“Ne yapayım? Şey… her gün aynı erkekle tadı çıkmıyor ki!”
Arap-Türk halifeleri zamanında köçekler, dansözler, vardı. Bu işi meslek edinmişler, belirli zamanlarda salonlarda kapalı yerlerde göbek kalça kıvırırlardı.
Ama bugün özel televizyonlar onlardan imrenen devletin TRT’sine de güzelim propagandalar arasında, bu tür pislikler girmiş durumda. Güzel olmak, alımlı giyinmek, mutlaka göğüsleri, kalçaları ve popoları ortaya çıkarmakla mı olur? Hele pop müziğinde kadın gibi erkeğin de gerisini çalkalaması, şart mı? İşte iğrenip kusan halka her gün ihtar:
“-Refah geliyor, Refah!”
Acaba hala namusuna sımsıkı bağlı halkımızdan bir yanıt mı geldi:
“-Yeter be! Gelirse gelsin!”
Şardağ, R. (1994, Mart 31). Bazı basın ve televizyonlardaki pişkinlik. Milliyet, s. 20.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

