Özal’ca

Bu, ANAP Başkanlığı’ndan Cumhurbaşkanlığı makamına geçen Sayın Özal’ın getirdiği yeni birdil. Partisinin verdiği oyların Meclis kararına dönüşüp yasallaşmasından sonra, Cumhurbaşkanlığında da konuşulan Özal dilidir.

Dil konusunu dar tutmuyoruz. İnsanların bakışlarındaki sıcaklık, ısırganlık, ödleklik, bunu örtmek için gözlere alıştırılmaya çalışılan sevecenlik, acımasızlık gibi diller de vardır; göz dilleridir bunlar.

Doğrusu Özal’ca sunulan bu bakış dilini pek anlayamıyoruz. Gözü pek mi? Yiğit mi? Yoksa ürkekliği perdeleyen bilinçaltı bir kabarış mı? İnsan fiziği, bu fiziği biçimlendiren dış görünüşleri, giyinişleri ile de konuşur, değil mi? Duyarlıklı, kafasında bir zerrecik us taşıyan herkese, karşısındaki kişi; bu dış görünüş, giyiniş ve davranışlarıyla da bir şeyler seslenir gibidir.

Sayın Özal’ın kollarını, hiçbir gün yanlarına yapışmış, ya da doğal bir sallantı içinde görmedim. Yürürken, dururken iki kolu hep zâviyeli hep açı bırakır durumda. Bu, çocukluktan kalan doğal bir davranış mı? Yoksa düşman çatlatırcasına ve korkusuzluğunu vurgulamak istercesine benimsenmiş bir görünüm mü? Ben pek çözemedim.

KÜRT KONUSU

Kaç kez yazdık. Kürtlerle din kardeşiyiz diye. Onlarla tarih içindeki Türk boyları, karış babam karışmışlar. Bazı kavga etmiş, çoğu kez birlik olmuşlar. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Türk Cumhuriyeti’nin koparılmaz bir parçası olmuşlar Kürtler; kardeşlik kurulmuş.

Bir gün bakıyoruz 28/3/1991 günlü Cumhuriyet’te Özal’ca bir patlama: “Bugün Kürt ismini Türkiye’de özgürce ilk kullanan Cumhurbaşkanı benim. Türkiye bir Osmanlı Bakiyyesidir(!) Muhtemelen büyükannem Kürttü. Kanımda Kürt kanı var.”

Bu nasıl dildir? Bizim bildiğimiz tarih, siyaset ve devlet adamlığı Kiyâseti karşısında düşündükçe aklımızı kaçıracağımız bir siyaset dili. Evet, bu da Özal’ca bir dil. Bir bravo diyen Türk’e rastlarsanız lütfen haber verin; aklımın yerinde olduğuna inanıp rahatlayayım.

ÖTEKİ TÜRK KARDEŞLERİMİZ

Yetmiş dört yıldır korkunç baskısını sürdüren Lenin komünizmi çökünce din ve milliyetler ayaklandı. Sovyet Rusya’daki Türk devletleri, ayrı ayrı özgürlük bayrağını çekti. Yeni Rus devriminin ilk günlerinde, Azerbaycanlı kardeşlerimiz Rus tankları altında ezilirken Amerika’da Sayın Özal’a görüşleri soruluyor. Bildirisi, yine Özal’ca patlatıyor:

“Efendim, onlar Şii’dir, İran’a yakındır.”

Altı yıl boyunca, okulluk tarih bilgimizle yetinmiş olsaydık bile şaşkınlığımız patlayacaktı:

Hani, şu “Çırpınaydın Karadeniz, bakıp Türk’ün bayrağına” şarkısını besteleyen, Türk Edebiyatı’nın ekolleştiği, Türk milliyetçiliğinin hâlâ dipdiri kaldığı Azerbaycan hakkındaki bu Özal’ca yanıtı da anlayamadık gitti.

Sayın Özal, Konya’ya gider, orada, İslâmcılığı yanında anlaşılmaz Atatürk düşmanlığını da sürdüren ve Özal’ın eski partisinin başkanı Sayın Erbakan var ya, oyları da Konya’da fazla ya, Turgut Bey, bir demeç patlatır: “Atatürk de fanidir, onun da hataları var.”

Ata’nın çizmelerine, manevi boyu erişemeyecek durumdaki bir devlet adamımızın bu konuşması necedir? Atatürk’ün kendisi, kendisi için, ”Fani Mustafa Kemal” derken, bu sözler, siyasetin Özal’casında ne anlama geliyor; biz kavrayamadık bir türlü.

Sayın Turgut Özal, günün birinde, eşi istemiyor, sevmiyor diye, kardeşi ve yeğeni için, “Onlar dinci, cahiliyye devri insanı” demez mi? Vallahi ben de dinciyim. Yani attığım her adımda, bir gün hesap vereceğim O ulu kuvvetin denetimini gözetirim. Allah’ın kutsal Kitabı, kafasını içini örümcekler sarmamış, gerçek İsâm bilginlerince yorumlanırsa en iyi, en çağdaş olunabileceğine inanırım. Ama kardeş ve yeğenleri, hem koyu Müslüman, hem de cahiliyye devrinin puta tapanlarından diye yaftalamak… Özal’cada belki bunun, bizim hikmetine varamadığımız bir dili var herhalde. Bizde anlayacak kafa yok, kafa!

ÇAĞI YAKALIYOR

Sayın Özal, “Çağı yakaladık; itibarımız arttı” diyor. Bir yandan da kendi partisinin yüzde onlara düştüğünü söyleyecek kadar haksızlık yapıyor. Ayrıca dünyada itibarımız arttı diyor. Türkiye’ye dışarıdan özen gösterilip değer verilmesi öğünülecek şey elbet. Ama itibar nerde efendim?

İçeride ve dışarıda gırtlağına kadar borca bat, belli zümrelere gerçekten çağ atlat; iki simit çalan mahkûm olurken, ülkeyi soyan, dış itibarımızı toz eden hayali ihracatçılara ceza verecek yasayı bir türlü çıkartma. Allah’ın devlete emaneti olan halkı sefalete, hırsızlıklara, cinayetlere ve fuhuşa zorlanacak kadar acımasız hale sok. Gerçekten varsa bile dış itibar metelik etmez ki! İçeride ağlaşıp inleşilirken dışarıdan kulaklarımıza orkestra müziği dinletme çabaları…

Amerika’nın arzusu ile ve Meclis’in kararı ile Irak’la hemen hemen savaşa girdik demektir. Hani İtibar? Türk ölülerini diri diri gömen Rum canilerini görmezlikten gelen Bush hazretleri, “Toplanın! Kıbrıs’tan Yunanlılara yeni topraklar verin” diye baskı yapıyor. Sayın Özal da Kıbrıslıları ve Denktaş’ıhedef alarak “Her yıl bu kadar para veriyoruz, Kıbrıs’a” deyiveriyor; hem de Kıbrıs’ı kuşa döndürmek istemeyen kendi Başbakanı’na da söylenerek. Dış politikadaki bu Özal’cayı ben, Meclis’te iken de anlamamış ve kendisine sormuştum: “Daily News” muhabiri size soruyor; “Yunanlılar Meis Adası’nda hava meydanı yapıp Lozan’ı çiğniyor, ne dersiniz?” diye. Ama sizin, Başbakan olarak verdiğiniz yanıt şu: “Efendim, küçük bir adadır haiz-i ehemmiyet değil” Ben Özal’cayı, o zamanlardan beri anlayamadım gitti.

“Allah zengini daha çok sever; bir Hadis’tir bu!”

Sayın Özal’a; halkına, yoksula yardım etmeyen varlıkların Kuran’da, kâfirle nasıl eşit tutulacağının âyetlerini bir başka yazımda sunup işleyeceğim. Kuran’ın da mı Özal’cası var acaba? 

ÖZAL SEÇİM MEYDANLARINDA

Partisinden, milletvekilliğinden istifa etmiş, Türk milletinin Cumhurbaşkanı olmuş olan Özal’ın yakasını, ANAP’lılık ve partizanlık bir türlü bırakmıyor. ANAP kongrelerini eşi ve oğlu ile vıcık vıcık eden Turgut Bey, Mesut Yılmaz’ın kişilik görünümlerini de kırıyor ve onunla da yarışıyor. En son, Yozgat köylerine gidip “Bir yandaşlık yapar da başkalarını seçerseniz sizin için felaket olur” diyor; çevresine toplananlara da zımnen ANAP yemini yaptırıyor. Propagandasını televizyondan büyük illere, oradan ilçe ve köylere kadar kaydırıyor. İniyor, iniyor. Bir de Demirel kalkmış, “Özal’ı indireceğiz” demez mi? O zati inmiş efendim, kendi kendini indirmiş. Siz, daha nerelere kadar indireceksiniz ki!

Ben bu dili, bu tavrı, bu görünümü anlamıyorum. Lütfen bana Özal’cayı öğreten bir sözcük bulunuz.


Şardağ, R. (1991, Eylül 29). Özal’ca. Milliyet, 29.9.1991, s. 15. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın