
Türkçemiz perişan… Basın haberlerinde, yazarların sütunlarında, Yeşilçam’da, Devlet Tiyatroları’nda dilimiz eksikli, potlu. Okullarda Türkçemiz yürekler acısı!.. Bir profesörümüz, “Liselerde doğru dürüst Türkçe öğrenilmeden geliyor öğrenciler” demiş. Nice Proflarımız var ki kitaplarının her sayfasından Türkçemiz dökülüyor. Dilimizin her sorununa biraz biraz değinelim.
TARİHSEL GELİŞİM
En az iki bin yıllık geçmişi var, dilimizin. Ne ki iç Asya ve Rusya’da yaşayan Türklerin sözcüklerini, rahatça benimseyemezsiniz. Sözgelimi “kabak” sözcüğü, Türkmen asıllı, bizim kökenimizden gelme Azerbaycanlılarda, “çok güzel, değerli” anlamına gelir. Bir Azeri dostum, Şiraz’da, beni eşime övüyordu: “Şardağ kabak gibi insandır” diyerek. Giyisi yerine, bütün Azeri Türkleri, “don” sözcüğünü kullanır. Kullanın bakalım, bugün, kullanabilirseniz!
OSMANLICA
Osmanlıca diye bir dil yok. Dil bilgisi kuralları ve bazı takılar bizdense, tümcenin içini ne kadar Fars, Arap sözcüğü ile doldurursanız doldurun, yine Türkçedir. Yüzyılların İslâm sevgisi, Fars edebiyatı etkisi, dilimizi bu iki ulusun sözcükleriyle iyice doldurmuş. Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul’lar gibi 1908’in ülkücü ve milliyetçileri silkindiler. Yabancı sözcüklere pek dokunmasalar bile Arap ve İran kurallariyle yapılmış tamlamaları, birleşik isimleri kaldırma kavgasını başarı ile sürdürdüler. Dilimizdeki tamlama takıları Arapça, daha çok da Farsçaydı. Türkçe isim tamlamaları “ı,i,in” gibi takılar alır. “Ahmed’in evi”, “sokak kapısı” gibi. Sadece üçüncü türü takısız tamlamadır. “Altın kalem” deolduğu gibi. İran’lı “Ahmed’in evi” yerine, “Menzil-i Ahmed” der. “i” takısıyla yapar tamlamasını. İkinci Meşrutiyet ülkücülerinin atılımları, eskiden terkib dediğimiz bu kuralların çoğunu kaldırttı. Arapça da “ve” anlamına gelen vü ve ü yü silkeledi. Farsça kurallı tamlamalar da geniş çapta düştü. Bazı yabancı sözcükler de uzaklaştı gitti, dilimizden.
İLK TÜRK DİL KURUMU
Dehâ ışığı her konuya aydınlık getiren Atatürk kurdurtmuştur bu kurumu. “Dilimiz özleşsin; yabancı sözcükler yerine kendi öz sözcüklerimiz türetilsin” diye. Ben de bu kurumun, 1940’lı yıllarında Dil bilgisi kolunda çalışıyordum. Ama dalkavuk, her zaman dalkavuktur! Al sana: Bir “Güneş-Dil” uydurmasyonculuğunu attılar ortaya: “Dünyadaki bütün dillerin, Türkçeden geldiğini kanıtlama maskaralığına” düştüler. Ata, bu gibileri, rahmetli Falih Rıfkı’nın anlattığına göre “Ya hu! Ben ne dedim, onlar ne anladı” diye birkaç kez utandırmış. 12 Eylül yönetiminin ortadan kaldırdığı güne kadar çalışan eski Türk Dil Kurumu, bazı aşırılıklarına karşın pek çok yabancı sözcüğü, silindir gibi Türkçemizden dışladı, ezdi ve yavaş yavaş, sevimli özlü yabancı sözcüklerden soyutlanmış bir Türkçe belirmiş oldu. Sonra?.. Sonra onlar da aşırıya kaçtılar. Söz gelimi, “hayâl” yerine “imge”yi tutturmak için yırtınıp durdular. Tutar mı? Tutmadı işte! İzmir’li dostum, doktor Bekir Urfalı, çocuğunu iyileştirmeye getiren köylüye soruyor:
– “Kızının neyi var baba?”
– “Doktor bey benim kızım geceleri hayâl görüyor!”
Kırk milyonun bildiği hayâl gibi pek çok sözcüğü atamazsınız ki!
12 Eylül, bu kurumu savurdu. Onun yerine Atatürk-Kültür-Dil ve Tarih Yüksek Kurulu’nu getirdi. Bu kuruluşun doğmasında eski Türk Dil Kurumu görevlilerinin bazı zorlamaları, tatsız, renksiz ve kokusuz sözcükleri baskı ile tutturma çabaları da etken olmuştur. Gelin görün ki onun yerine geçen yeni Dil Kurumu da gevşek mi gevşek! Ürkek mi ürkek! Ne oldu? Yeni Dil Kurumu, etkiye tepki kuralına uyarak belki de istemeden, Osmanlıcılığa yol açtı. Herkes, torbadan eski Arap ve Fars sözcüklerini biraz da bilgiçlik taslayarak yeniden çıkarınca dilimizdeki özleşme iyice geriledi. Gerçi Türkçe’de, Arap ve İranlılardan geçen öyle sözcükler var ki atamaz, kovamazsınız. Farsça’daki “insan” anlamına gelen “kes”i, tek başına kullanmayız ama ikisi de Farsça olan “herkesi” de değiştiremezsiniz. Anamızın ak sütü gibi bizim malımız olmuştur. “Yargı” sözcüğü tutmuş, dilimiz yeni bir sözcük kazanmıştır. Ne ki “hâkim”i de “yargıç”la yanyana sürdüreceksiniz. Bir köylü, arkadaşına soruyor:
– “Nereden geliyorsun?” Adamın yanıtı:
– “Köy kâtibi Mehmet Efendi’den”
Eski Türk Dil Kurumu, kâtip yerine yazman’ı oturtmak istedi; tutmadı. Halk kâtip’i bırakmayınca ve yazman da benimsenmeyince bu kez anlamı hiç de kâtip demek olmayan, Fransızcadan bozulma sekreter yaygınlaştı. Ne zorlamak ne de uyuşukluk!.. Genç ozanlarımız, güzelim yeni sözcükleri kullanırken hâlâ hayâl yerine imge’yi direnerek sürdürenler var. Boşuntularla uğraşma anlamına, “hayâl görme” demiyor muyuz? Sembol de Fransızca’dan bozma. Bunu, milyonları aşan halkımız zati bilmez. Onun yerine simge, Türkçe sözlüğümüze yerleştiği gibi halkımızın diline de ısındı. Son yıllarda yeni Türk Dil Kurumu’nun öz dil konusundaki gevşekliği yüzünden bir Osmanlıca hastalığıdır gidiyor. Doğru söyleseler yüreğim yanmaz. “bakiyye”, “bâkiye” oluyor. Koymak, yerleştirmek anlamına gelen vaz’etmek, hiçbir dilde bulunmayan bir sözcüğe dönüşüyor: Vâzetmek. Zavallı Nisâ Serezli, TRT’de adına bile sahip olamıyor. Sanatçının adını, en gedikli, deneyimli spikerimiz, ilk hecesini de uzatarak Nîsâ yapıyor. Yeşilçam’dan gelen çirkin bir film ağızı türemiş. Öztürkçe olan “umut”un ikini hecesini, Osmanlıca sanarak umût yapıyor ve tüm Arap, Fars sözcüklerinin uzatılacağı sanılarak hibe’nin ilk hecesi, iki kat çekilerek hîbe biçiminde okunuyor. “Hibe etti” yerine “bağışladı” gibi güzelim Türkçeye neden sırtınızı dönersiniz? Dönersiniz de böyle çamlar devirirsiniz? Devlet Tiyatrosu ile Yeşilçam’la kalın sesleri incelterek ortaya bir Şişli ağızı çıkarıldı. Ayrıca Sayın Aziz Üstel’in bir yerine, durmadan “bi” demesini de anlayamıyoruz. “Bi defa, bi zaman” ne demek efendim? Dil tembelliğinin adı, ne zaman İstanbul söyleşisi olmuştur?
Yazımı bağlayayım: Öz dilimizden yanayım. Bildiğim iki Doğu dilinden alınmış sözcüklerin, hâlâ çocuklarımızın zavallı beyinlerine yerleştirilmesine karşıyım. Ama atılamayacak, bizim malımız durumuna girmiş yabancı sözcükleri de kovalamak niyetini taşımam. Gökalp’ın işaret parmağıyla gösterdiği o tatlı mı tatlı, şerbet mi şerbet, ballı mı ballı İstanbul söyleşisine tutkunum:
Sayın Mesut Yılmaz, “Herkese İngilizce öğreteceğiz” diyor. Ah önce Türkçeyi öğrenebilsek..
Şardağ, R. (1991, Ekim 6). Yazık Türkçemize. Milliyet, s. 15.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

