
Eğitim Bakanı Sayın Köksal Toptan, hafta içinde yüreklere su serpen, insana oh dedirten bir kararı patlattı: “Okullarımızda artık, resim, müzik, beden eğitimi derslerinden kalmak yok.”
Gönül, birkaç yıl sonra bu karardan dönülmemesini diler.
Yüzeyden bakılınca
“Bu dersler o kadar önemsiz mi?” Onları okutan sevgili öğretmenlerimiz böyle bir kuşkuya kapılabilir. Kendi derslerini küçültülüş, öteki öğretmenlerin yanında kendilerini ezilmiş görebilirler. Bunun yanıtını da Bakan veriyor. Resim, müzik, beden eğitimi bir yetenek konusudur. Biz de ekleyelim: “Beden eğitimi, biraz da sanat konusu!”
Eski Yunan jimnazyumlarındaki uygulanışı dikkate alınırsa beden eğitimi, bugünkü atlama, zıplama, takla atma, tramplenden hoplama dışında asıl niteliği ile düşünülürse apayrı bir sanat ve güzellik konusu.. Müzik eşliğinde, ritmli ve melodili bir beden ve ruh estetiği dersi.. Not almak için değil, kültür ve bilim dallarında dizilmiş sıra sıra derslere ruhları ve bedenleri ısındırma ve yatkınlaştırma dalı. Bu nedenle artık üç dalda ders verecek öğretmenlerimizin rahatlaması gerekiyor. Bu üç dersi öğretmek için çocuklarımız karşısında Fuzûli Şâgil, yani boşu boşuna onları uğraştıran kişiler olmadıklarını hissedip oh diyecekler. Öğrencilerine, can sıkıcı değil, sevgi ve güzellik temsilcileri gibi görünecekler, güzel değil mi?
Geçmişten Anılar
Edebiyat, araştırma asıl mesleğim. Musiki, baba ocağından edindiğim kıvanç, tat ve bal dolu bir uğraşım. Ama resim.. Ona da ruhsal yakınlığım olabileceği iki kızımın resim yeteneklerinden belli. Resmin, benim gönlümdeki yeri ise iskemle koltuk değil, taht!. İlkokul öğretmenimiz, derste konu veriyor! “Bana bağımsızlık savaşımızla ilgili bir resim yapın!” Çocuk psikolojisi bu! Doğayı, olayları, önemine göre desenleyip süsleyiş, renkleyiş ve abartılama ya da küçümseyiş psikolojisi içinde kendince bir şeyleri yakalama, küçümseme peşinde.. Sırtında mermi taşıyan bir kadını hayal edip öğretmenime götürüyorum. Kaşları çatılıyor, üçüncü sınıf öğrencisinin dünyasına gönül gözleri kapalı, sert, çıkıyor:
“Ne yaptın? Çeşme mi yaptın?”
İstiklal Savaşı’nda bir kadının sırtında mermi taşımasının bende yarattığı o kutsal ateş ve öğretmenimin neden olduğu düş kırıklığı..
Kızlarımdan biri, ilkokul ikinci sınıfında. Babası gibi resmin delisi. Elleri sanki cetvel, pergel. Çizgilerine, şaşırtıcı bir sahip çıkış.. Bir gün yaptığı ev ödevini öğretmenine gösteriyor. Aldığı yanıt:
“Bir daha başkalarına yaptırma!”
Ve de cart diye ödev yırtılıyor.
Bereket öteki kızım kendisini anlayanların elinde okşanıp resim sanat tarihinden bir atılım yapıyor; ressamlığa ulaşıyor.
Allah’ın Resmi
Ünlü ressam Cemal Bingöl, Yozgat Ortaokulu’unda hoca. Sınıfa girip çocuklara ödev veriyor:
“Çıkarın resim kağıtlarınızı; Allah’ın resmini yapın!”
Tıss.. Sınıfta şaşırma, korkma, ezilme karışık bir ruhsal yıkılış.. Kalemler yürümüyor.. Ressam hoca, bir daha gürlüyor:
“Allah’ın resmini yapın dedim size!”
Sağa-sola doğru kıpırdanışlar. Ellerdeki kalemin bir türlü kağıtlara dokunamayışı.. Bir öğrenci üzgü, ezinç ve korku içinde hocasına gelip fısıldıyor:
“Öğretmenim! Daha büyük bir kağıdınız yok mu?” Ressam Bingöl, kendini alamayıp, “Yaşa!” diye haykırmış.
Resim, bir dünya! Öğretmenlerimiz hangi ekolün neresine, ne ölçüde yaklaşım içindeler? Öğrencilerin resimlerinden büyümüşlük eserleri mi beklerler? Belli değil.
Musikiye Gelince
Sorarım; sesinin güzel olmadığını sanan kaç kişi gösterebilirsiniz? Kuzgunun yavrusu, yakınlarına anka görünmez mi? Anne-babalar ve de komşulardan, her bed sese bir alkış!
Küçük bir ilimize, ses sınavı yapan bir kurul gelir. Demircinin çırağı, ustasına rica eder:
“Usta, ben de sınava gireyim mi?”
“Sesin güzel mi oğlum?”
Aldığı yanıt: “Komşularımız çok beğeniyor, güzel ustam!”
Çırak, sınavdan dönünce ustası sorar: “Nasıl beğendiler mi?”
“Beğendiler ustam.”
“Ne dediler?”
“Oğlum, sen git de çayır vakti gel dediler.”
Ne boşuna yıllar harcamışız… Yetenekliyi ürkütmüşüz. Yeteneksizi bütünlemelerle, sınıfta bırakmalarla yakmışız.
Sayın Toptan, bir fiske vurunca öğrenimin bu üç dalındaki sisler dağıldı ve onun ardında resim, müzik ve beden eğitiminde sevgi güneşi ışıyıverdi. Yaşamında doğru dürüst çizgi çekmemiş insanların resim sergileri açmaya yeltendiği, bir oktavdan yukarı yükselemeyen cılız seslerin yarı çıplak göğüs ve popo kıvırmaları desteğinde televizyonlara fırlatıldığı bir dönemdeyiz. Bakan, toplumdaki yalancı pehlivanlığa soyunma yollarını da biraz kapamış oldu. Bu üç dersi okutanlar, karşılarında en hafifi ile “uf-puf” çeken sinirli öğrenciler ordusundan kurtuldu. Bu derslerin okutulduğu derslikler artık korku ve kâbus değil, sevgi derslikleri.
Bakanı kutluyorum.
Şardağ, R. (26 Nisan 1992). İşte Bu Güzel. Milliyet, s. 15.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

