Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ve Alevi Bakan

Türkiye’de yıllar yılı, üstüne el sürülmekten öcü gibi korkulmuş bir yasa var: Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu.

Bu yasanın çıkarıldığı günlerden bugüne, nice zaman akmış. Halkın dilinde önce “muhakeme”, yargılama olmuş. Kanun da yasa olmuş. Yani adından başlayarak, demokratikleşme ilkesine uygunluk içinde, yasanın da değişmesi zorunluğu doğmuş. İki partinin sarmaş dolaş olarak kurduğu koalisyon hükümeti, bu yasayı da demokratik Batı ülkelerindeki ruha ve biçime benzetme anlaşmasına varmış. Ne ki yasa birinci kez bazı maddelerinde görüş birliğine varılamaması nedeniyle Meclis’te takılıyor. İkinci gelişinde de tasarı, küçük bir operasyon için olacak, yeniden hükümete postalanıyor. Biz, yasanın bazı maddelerine karşı çıkanların yanında ya da karşısında olmayı tartışmaya açmıyoruz şimdilik. Bir büyük yanlışın aynı zamanda bir büyük ayıbın üzerinde durmak istiyoruz.

Adalet Bakanı alevi imiş. Yasaya takanların, gerekçelerine bir büyük neden de buymuş.

HÂLÂ MI?

Hâlâ mı bilerek ya da bilmeyerek, ya da bilip de düşmanlık olsun diye alevi konusunu kaşıyor, yozlaştırıyoruz. Evet hiçbir tarikatın içinde değilim. Ama bir anlamda ben de aleviyim. Açık açık ilan ediyorum. Çünkü Hazret-i Muhammed’in saygınlıklı soysopunu, kim “Şu kadar seviyorum” derse ben, ondan en az yüz kat fazlası ile seviyorum. Neden?

Hazret-i Ali büyük şair. Hazret-i Ali, korkusuz İslâm halifesi. Çünkü Ali, yüce Muhammed’in, kardeşten öte bağlarla bağlandığı yeğeni, damadı ve Müslümanlığa, Tanrı elçisine Hazret-i Ebu Bekr ile aynı günün yakın saatlerinde bağlanan insan. Çünkü Ali, bütün İslâm dünyasınca kabul edilmiş bir görüşle, “Esed’ullah” yani Allah’ın aslanıdır. Çünkü Ali, peygamberimizi öldürmeye geleceklerini bile bile, Hz. Muhammed’in yakın arkadaşlarıyla Mekke’den Medine’ye gizlice yol aldıkları gece efendimizin yatağına girerek öldürülme belkiliğine de aldırmadan canını ortaya atmış insan.

Yüce peygamberimiz ölmüştür. Ali onun mübarek cenazesini ev halkı ile birlikte mezarlığa kadar götürür. Bu törende Ebu Bekr’e rastlanılmadığı gibi peygamberimizin öteki halifelerinin de hiçbiri yoktur. Buna kırılan Arapların kendisinden yana çıkarak “Ya Ali” diye bölünmelerini görünce hemen birinci halifeye el verir; onu tanır. Halifelik önerisini Osman’dan sonraya kadar hep reddeder. Elinin tersi ile iter. Siz Türkiye’deki alevilerin böyle bir insana karşı besledikleri tutkuya toz kondurabilir misiniz? 

YEZİD SOYU

Ümeyye oğullarından Şam valisi Muaviye, Ali’nin halifeliğine ve meşru devlete baş kaldırıp Müslümanı Müslümanla kırdırmaya başlar. Ali’yi, paralı katile öldürtüp Hazret-i Hasan’ı zehirletir. Peygamberimizin ikinci torunu Hazret-i Hüseyn‘in Kerbela’da kafası kesilir. Yezid’in içki sofrasına götürülür. Bizim din adamlarımızın bir bölümü, vicdanları sızlamadan “Bu, Müslümanlar arasındaki bir anlaşmasızlıktır, deşmeyelim” der.

Neden? Bu, Araplar arasındaki bir anlaşmazlıktır. Müslümanlığa altın yapraklar armağan etmiş olan Türkleri neden ilgilendirsin?

İşte Aleviler, bu yasal düzene başkaldıran Muaviye’ye Hasan, Hüseyn’den oluşmuş peygamber soyunu ortadan kaldıran davranışlara “hayır” diyenlerdir. İranlı ve öteki Şiilerin Hazret-i Ali’ci bağlılıklarında bazı siyasal ve ulusal nedenler de arayabilirsiniz. Neden Türkiye’de Allah’a, Peygamberi’ne, Kurân’a inanan, kendilerini bu sevgide eriten Türk Alevilerine karşı çıkıyoruz? Arapların işledikleri, yüzyılları kanla dolduran cinayetleri, bütün şair Osmanlı padişahları, vezirleri şiirlerinde belirtmediler mi? Son Osmanlı Şeyh’ül İslamı Musa Kâzım Bey bile duygularını saklayamaz:

“Düştü Hüseyn atından çü deşt-i Kerbelâ’ya
Cibil, var haber ver, Cenâb-ı Kibriya’ya(*)”

Horasan bir âlem.. Türklerin yerleşmesiyle Melamilik denilen tarikat  yaygınlaşır. Bilim ve uygarlık tutuşur. Mogol zulmünü sezen Hacı Bektaş Veli, Mevlânâ Celâleddin Rûmi başta gelmek üzere sezgi dünyaları ermişlik sınırına varmış olanlar Anadolu’ya akın eder. Mevlânâ, Konya Selçukluları çevresine, Hacı Bektaş, bugün bedeninin gömülü olduğu Hacıbektaş yöresine yerleşir. Tanrısal ve evrensel öğütlerine başlar. Aleviler, Hacı Bektaş’ın ulusal dilimizi pırıl pırıl işlemesinden de bereketlenerek Türklüğümüzü, milli birliğimizi ayakta tutar. Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk’e ve cumhuriyete destek olur. Muharrem’de sevabını Hazret-i Hüseyn’e yollayarak on gün oruç tutar. İranlıları sevmeyen bugünkü alevi Azerbaycan Türkleri gibi milliyetçi, Türkçü bir zırha bürünür. Siz, alevilere hâlâ mı karşısınız? Bugüne kadar anlayamamışsanız, bundan sonra olsun tanıyın. Onlar için “Mum söndü âyinleri yaparak eşlerini değiştirirler” gibi yobaz suçlamalarının artık bu toplumda yeri olmaması gerek. Onlar tanrısal dualarından sonra Orta Asya’dan getirdiğimiz ezgilerimiz, sazlarımız eşliğinde, kadın erkek, milli oyunlarımızı ve türkülerimizi dile getirirler. Haklarında çıkarılan dedikoduların sahipleri, Allah katında iftiracıların görecekleri cezayı bilmiyorlar mı? Adalet Bakanı’nı tanırım. Efendi, edepli, yetenekli, birikimli bir arkadaşımız. Bu satırlar onun efendiliğine postalanmış bir mektup, iftiracıları Allah’a havale etmiş bir yazı sayılsın.

(*) “Hazret-i Hüseyin Kerbelâ çölünde atından düştü. Cebrail Melek git, Allah’a haber ver.


Şardağ, R. (1992, Ağustos 6). Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ve Alevi Bakan. Milliyet, s. 15. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın