Kenter’lere doyulmaz

Yıllar sonra, yine onların Yıldızlarıyla Ankara, Şinasi tiyatrosundayım. Sovyet rejiminin göbeğinden çatlamak üzere olduğu dönemin, Komünist rejimce yasaklı oyun yazarı Ludmila Razuloskaya’nın “Sevgili Yelena Sergeyavna adlı eseri sahnede. Ben Kenter’leri çok beğenirim. Ben beğenmesem ne çıkar ki?..

Devlet ve ulus beğenmiş. Bir yüksek öğretimin, tiyatro dalına başkan yapmış, Yıldız’ı. Ama Kenter’ler, nasıl böyle, sanatın fırınında pişip nimet olmuşlar? Müşfik’in, Orhan Veli’yi, şiir dünyası ile nice kucakladığını, Orhan’ın genç ölümünden sonra nasıl bir daha sonsuzlaştığını, yeni bir doğuma kavuştuğunu unutamam. Yıldız’ın aile soyadını bıraktıracak, kendi soyadında direnmeyecek kadar ince eşini de “oturaklı” kişi rollerinde, üçlü güzelliğin kompozisyonunu bütünlediğini unutamam.

KENTER’LER İÇİN YAZAMADIM

Uzun yıllar Kenterler için yazamadım.

Yıldız Kenter benim öz kızımdı sanki! Tebrikleri, telgrafları yağar, rastlaştıkça boynuma atılırdı. Yazılarımın namusu muydu onu bağlayan? Partisizliğim, yansızlığım, o yüce Kuvvet’ten güç ve rıza almadan kalem kullanmayışım mıydı bilmiyorum, umutsuz bir hastalık sonunda Paris dönüşü, yüzüne gözlerinden düşen o gözyaşları neydi? “Seviyorsun da onun için mi kalem kullanıyorsun Şardağ?” denilince belkiliği hatta korkusu, bu kalemi, iş olanlara dayanınca köreltti durdu. Ne var ki Ankara geceleri, onun, kendi yetiştirdiği cin gibi dört gençle birlikte sahneye koyduğu ve nefis bir çeviri olan eserle kaynıyor: “Sevgili Yelena Sergeyevna..

Yıldız Kenter, eserin kahramanına verilen adı taşıyor. Oyunun Rus yazarını önce yüceltelim. Kokuşmuş bir Çarlık Rusya’sından gebe kalan, felsefesi güdük Bolşevik rejimi ve onun patlamasıyla ortaya çıkan ecüş bücüş devletler furyası.. Yazar bu üç dünyayı derinlemesine kaynaştırmış. Üç ayrı kuşağın dünyasını, elindeki kalemle hallaç pamuğu gibi dağıtıyor. Patlamalara gebe bir dünyayı yakalıyor. Konuyu Rus dünyasından taşıyarak insanlığa mal ediyor. Eserde Rus toplumu ile birlikte Sovyetler’den önceki yazarlar, eski Yunan klasik dehaları, tutucu çevreler işleniyor, çağdaş gençlik, ülkelerinden koparılıp insanlığın ortalık yerine bırakılıveriyor. Sahnedeki gencecik dört çocuk, “tiyatroyu o kadar öğrenmişler ki tiyatroyu aşmışlar” diyen Euripides’e hak verdiriyorlar.

OYUN DEĞİL GERÇEK

Yıldız Kenter’e zati hep şaşarım. Sahne sanki babasının evi. Yaşamda, bir kadının rastlantı, olay ve tepkileri neyse sahnede Yelena Sergeyevna rolündeki Kenter’de o.

Alabildiğince hoşgörülü, ama insancıllık ve meslek onuruna sahip bir öğretmen. Matematik dersinden kırık alıp üniversiteye girme hakkını kaybeden, biri kız dört tane “veled”, pat diye hocalarının evine dostluk görüntülü bir baskın yapıyor. Amaçları, ondan, matematik yazılılarının bulunduğu dolabın anahtarını alıp açmak, başarısız sınav kağıtları yerine doğrularını koymak. Bunun için de önce kurnaz bir sevgi havası sergilemek, sonra da işi zora, hocalarını öldürme bunalımlarına kadar götürmek.. Sevgili Dilligil’in kızı, Lalya rolündeki Çiçek Dilligil Gerçek, bugünün çağdaş genç kızlarından biri. Para, lüks, rahat yaşamak.. Öteki üç arkadaşı gibi göreneklere, aileye direnmek.. Öteki üç erkek arkadaşıyla hocalarından gerekirse zorla anahtarı almakta kararlılık. Peki, oyunda onun sevgilisi yani Paşa rolündeki Kemal Okur nicelik? O da para, rahat, tembellik, sululukta tıpkısı yapıda. Lalya Vidya rolündeki Hakan Gerçek’te sululuk, sulu zırtlak olmuş.

Bu gençleri hepsi ayrımlı görünüşlerine karşın o günün Rusya’sındaki bunalımın ortaya attığı edepsizler. Ne Allah tanıyorlar, ne vatan, ne millet. Sevgi mi? Sıfır! İnsancıllık mı? O, Dostoyevski’lerde, Tolstoy’larda, Puşkin’lerde kalmış. Onların tümüne nanik! Ama hepsinde yine bazı ayrımlı noktalar var; çağdaş dünyanın konuları işleniyor. Tiyatroyu yaşatan biraz da “türüg”lerdir. Yazar, bunları çok silik noktalarda bırakmış.. Roman gibi uzun tümcelerde saklamış. Ama biz Yıldız’la birlikte bu dört gencin, her mimiğinde, her sözcüğündeki patlamalarla hop oturup hop kalkıyoruz. Eserdeki öğretmen Yıldız Kenter, -pardon- eserin Yıldız öğretmeni, hoşgörülü, gerektiğinde demir leblebi rolünde, bizi salt her cümlesinde, oturduğumuz koltuktan, sevgi, insanlık, öğretmenlik koltuğundan hop oturtup hop kaldırıyor. Neden? Bu tiyatroda rol yok ki. Bu tiyatro sanki hiç yazılmamış, provası yapılmamış. Hem bizim seyrettiğimiz oyun değil ki; tiyatroyu oyundan çıkarış zaferi.

Sanki birkaç içtenlikli dost grubu bir evde toplanmışsınız. Söyleşiden söyleşiye geçiyor, daldan dala atlıyoruz. Gülüyor, üzülüyoruz. İçimizden birinin sesi bomba gibi patlarken, biri hüznün emdirdiği bir yavaşlık içinde. Bazı, en sessizimiz, en ummadığımız yerde gülüyor. Bir ara en becerikli konuşanımızın ağzından bal akarken, birden, gözümüzde güzelliği çürüyor. Kırdığı bir potla. İyi ama efendim, Şinasi sahnesi mi, ev mi? Bu Yıldız Kenter, ne zaman, ev hali, komşuluk hali doğallığını sahneye taşımaktan vazgeçecek? Sofokles’in, “Tiyatroya gitmeyin tiyatroda evinize gidin.” öğüdüne amma de kulak vermiş. 


Şardağ, R. (1992, Ekim 1). Kenterlere Doyulmaz. Milliyet, s. 19. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Kenter’lere doyulmaz” için bir yorum

Omer Haciyev için bir cevap yazın Cevabı iptal et