Sorun Kıbrıs değil, hıyânet sorunudur

Ortada, Kıbrıs’taki Türklerin, kardeşlerimizin sorunu, yani bizim Türk milletinin sorunu var. Türkiye’de ve Kıbrıs’ta, olayı hafifseyen davranışlarla karşılaşıyoruz. Meclis Başkanı, Başbakanlıktan istifâ etmeden, bir parti başkanı gibi hükümete çullanıyor. Kıbrıs dâvâsını yıllarca omuzlamış olan Denktaş’ın oğlu, dürüst, yaşının çok ilerisinde büyük bir baş taşıyan milliyetçi Başbakan’a saldırıyor. Kıbrıs’ın hâlâ uykuda olan bazı partileri neredeyse “Bitirin şu işi, verin Rumun isteklerini” havasında.

Türkiye sağlam. Başbakan ve Dışişleri Bakanımız, Yunanlıların “Birleşmiş Milletler” yaygarasına karşı kesin tavırlı. Özal, her zaman olduğu gibi bu konuda da milli davayı politize ederek Mesut Yılmaz’a fatura çıkarıyor ve bilmem kaçıncı kez küçülmenin de altına iniyor. Bizdeki bütün partiler ve gazeteler Kıbrıs milli davamızın çizgisinde. Yalnız bir yazar, Kıbrıs Türk halkı için biçtiği idam fermanına, “evet” diyor:

“-Siz, herşeyde Birleşmiş Milletler’in kararına evet diyorsunuz da Kıbrıs kararına nasıl karşı çıkabiliyorsunuz” diye araştırmalı ve kendilerindeyse büyük ezinç duymalılar. Bosna-Hersek’te Müslümanların lehine alınmış sözde Birleşmiş Milletler Konseyi kararları, oradaki insanların etlerini doğramaya, çocukların gözlerinin oyulmasına engel olabiliyor mu? Kıbrıs’ta da tıpkısı cinayetler işlenmedi mi? Rumlara, Yunanlılara, bu dolaylı destek veriş, biraz ayıp olmuyor mu? O köşe yazarını şimdilik köşesinde tutarak biraz tarihe inelim. Dini, soyu melez, Gali’yi de bir kıyıya itelim.

Paris’te, yaşamımdan umutların kesildiği bir anda rahattım. Mecelle’deki insan tanımlaması yetiyordu benim için. “Hasenâtı (iyi yanları iyilikleri) seyyiatına (kötü yanlarına) üstün olan mahlûka (yaratığa) insan denir”. Yaşamımı belki de noktalayacağım günlerde, Allah’tan tek arzum vardı: 

Dağınık bulunan, kırkı aşkın tarihlerden aldığım notları bir kitap halinde oluşturmak: “Tarihte Türk hoşgörüsü ve Haçlı ruhu”

İslâm’ın, tarihlerin ve kutsal kitapların ışığında olduğum bu yirmi beşinci kitabımı önce gazetemde dizi olarak yayınlayacağım. İşte o kitabımın bir bölümünde, Haçlıların, Kudüs’te, Camil ül Ömer’de topladıkları kadın ve çocukların etlerini, “Müslüman eti, biberli tavus kuşundan daha lezzetlidir” diye nasıl yedikleri ve bu kanlı şölen için şarkı besteledikleri anlatılacaktır.

Geçmiş çağlar, istilâ çağıdır. Savaş, saldırı çağıdır. Saldırmayan, yok olmaya mahkûm. Aynı dinden olan Hıristiyan azizleri, acıması, sevecenliği engin olan sevgili İsa’ya ihanet ettiler. Tıpkısı dinden olanların kanını akıttılar. Türkleri ta Horasan’dan bu yana kurdukları devletlerde, her dine, özellikle “mesihi” dedikleri Hıristiyanlara hoşgörü kucağını açtılar. Fatih’in Rumlar için, Kur’ân üzerine yemini, bütün padişahları bağladı. II. Mehmed, Rumların hatırı için İstanbul Rum Patrikhanesi’ni, dünya Ortodoksluğunun merkezi yaptı. Yavuz, dedesi Fatih’in Kur’ân üzerine yeminini anımsatan Şeyh’ülislam Zembilli Ali Efendi’nin ricası üzerine Rumları bağışladı. Osmanlı devletinde Rumlar, en yüksek ve önemli devlet katlarında görev yaptılar.

Yedi düveli arkasına alıp Türkiye’de istilâ piştarlığı yapan ve denize dökülen Yunan milletinin Başbakanı’na, barış ellerini uzatan Atatürk’ten sonra onların, Batılıları ve Amerika’yı arkasına alıp hâlâ Türk düşmanlığı girişimlerine gerek var mı? Tarihte hiçbir zaman kendilerine ait olmamış, hep peşkeş çekilmiş olan adaların bu çirkin gaspçısı, ellibin şehit verilerek Venediklilerden aldığımız Kıbrıs’ın, neredeyse bütününü isteyecek.

Bizi üzen Rumlar değil, böyle milli bir dönemde, bir günlük gazete yazarının, “Başka konularda Güvenlik Kurulu kararlarına uyuyorsunuz da bu konuda mı uymuyorsunuz” anlamına gelen kalem sallamak cesaretini göze alabilmesidir.

YUNANLILAR BURSA’DA

Kurtuluş Savaşı sürüyor. Yıl 9 Haziran 1919. Yunanlılar Bursa’ya girer. Atatürk, düşmanı yurttan sürüp atacak girişimlerini sürdürüyor. Ulusumuz, İzmir’i de içerik olmak üzere tek vücut halinde. Çatlak sesler çıkmaz mı? Kıbrıs Türklerinin ulusumuza mal olmuş haklı davasında olduğu gibi çatlak, yırtık ve utanmaz seslere de tek tük rastlanır. İzmir’de bir gazete sahibi sekiz eylül akşamına kadar Yunan emrinde yayın yapar. Selanik’te çıkan Türk gazetesinin, Yunanlıların İzmir’e çıktığı gün, “Zito Venizelos diye başlık attığı söylenir. (*)

Nitekim, Bursa alınmıştır. Üç beş satılmış hâin, Yunanlılara ve onları destekleyen Avrupa devletlerine/ (Kuvâ-yı muazzama) satılmışlıklarını belgeler. Günümüz Türkçesine aktararak sunuyoruz:

İnsanlığı ve uygarlığı seven büyük Avrupa devletlerinin yardımlarına sığınıyoruz. Müslümanların yüce halifesinin egemenliği altında, bundan sonra olsun, özgür yaşayalım. Bursa’nın işgalinden beri tarafsız bir yönetim getiren Yunan idaresine açıkça şükranlarımızı arzetmeyi kendimize görev biliyoruz.”

İmzalar mı? Bursa Evkaf Müdürü, Hürriyet ve İ’tilâf Partisi Başkanı, tekke şeyhi, Bursa Müftüsü, bazı muhtarlar ve kentin ileri gelenleri..”

Türkiye Başbakanı, Güvenlik Konseyi’nin kararına “hayır” diyor. Sevgili Hikmet Çetin’den hiç de “İroni” sayılmayacak bir tümce bekliyoruz. “Türk ordusu barış için orada kalıyor; çekilemez. Ordumuz Bosna-Hersek’e Azerbaycan’a ayrı, Irak’a ayrı ve Kıbrıs’a da büsbütün ayrı standartlar uygulayan Güvenlik Konseyi’nin gölge etmesine gerek bırakmaz. Eli kanlı Rumlardan, Makaryos’u ve bir bölüm Rumları bile koruyamayan Güvenlik Konseyi mi Türkleri koruyacak?

Hadi oradan sen de!”

(*) “Yaşasın Venizelos”


Şardağ, R. (1992, Aralık 3). Sorun Kıbrıs değil, hıyânet sorunudur. Milliyet, s. 15. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın