Öfke baldan tatlı mı?

Hafta içinde, gazetelerde, bir yıl önceki haberin tıpkısı yinelendi. Bir hanım, kocasına “tatlım” dedi diye şaplağı yemiş. Öfke denilen atı, yelesinden yakalayıp gemleyemiyoruz. Zaif mi, çocuk mu, kadın mı, ilkokula giden minicik bir yavru mu, kırılası ellerle çullanıveriyoruz.

-Efendim, biraz içkiyi kaçırdım da..” Böylelerine “içkinin daha güzeli var; zıkkım; onu iç” diyesimiz geliyor. Sadist değilse, ruhunda bir pislik yoksa ve içkiyi tadında bırakmışsa, onu, bahane olarak öne sürmek ayıpların da ayıbı! Bizim çevirdiğimiz, altı kez basılan rubâilerinde, bilge, matematikçi ve de önder imam Hayyam ne diyordu:

İçki, İslâmda haram mı, dediler. Önce sordum: Bana anlat sen kimsin?
Söyle: Ağzın mı, ya burnun mu içer?
Nerde, kimlerle, ne nisbette içersin?”

Kocası için karısı “tatlı” olabiliyor da duygu ve ihtirasların sınır tanımadığı anlarda, karısının, sevgiyle, aşkla söylediği bir söz, adamı ne diye deliye döndürüyor; anlamak zor.

Öfkelerin tatlı olanları da yok mu? Var elbette. Ama bu sevimli öfkelerin patlama zamanını da bazı kez bilemiyoruz.

ÇAĞLA KIZIYOR

Allah’ın rahmet yollarına bıraktığımız büyük besteci ve kemancı Cevdet Çağla, Tanbûrî Cemil Bey’den sonra gelen, en büyük tanbur virtüözü rahmetli İzzettin Ökte, tanrı ömrünü uzun etsin, klasik okuyuşun musikimizdeki en büyük temsilcisi Dr. Alaeddin Yavaşça’yla rahmetli annemin Kilis’li hemşehrisi olan İzmir’deki bir dost evinde konuğuz. Gecenin ilerlemiş saatinde evin, yüreği sanat sevgisiyle dolu sahibi, Çağla’dan taksim rica ediyor. Üstat, kemanını kutusundan çıkarıp tam, tın tın ederek hazırlığa geçeceği sırada kafası biraz buğulanmış olan ev sahibi, aynı recayı İzzettin Ökte’ye de yapmaz mı?

Çağla, birdenbire kemanını kutuya koyuyor ve dudaklarını büzerek dilsizleşiyor. Evin sahibi kahrolmuştur. Diller döküyor, fayda yok. O küsülü dudakları, hiçbir şey kımıldatamıyor.

CEMİL BEY’İN MECLİSİNDE

Ankara’da Cumhuriyetin ikinci İçişleri Bakanlığını, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliği yapmış olan Cemil Uybadın’ın evindeyiz. Cemil Bey’in eşi ve annem, yakınlık kurulsun diye aynı aylarda doğum yapmışlar ve birbirlerinin çocuklarını emzirmişler; süt kardeş olmuşuz. Cemil babamın evi, her gece tıpkı Ali Rânâ Tarhan ve Cemil Said Barlas’ın evi gibi sanatçılarla dolup taşıyor. Osman Nihat, Şerif İçli, İzzettin Ökte, şair Fâik Ali ve Ulus’ta yazan, genç edebiyatçılarla hemen her gece beraber.

İkinci Dünya Savaşı’ndayız. Devlet memurları: şeker, çay, un, pirinç gibi besin maddelerini karne göstererek alıyorlar.

Şerif İçli merhum, eskilerin edep dediği şeyi ruhuna sindirmiş, yumuşak, az konuşan, hele böyle meclislerde iyice utangaç bir insan. Bazı bestelerini çalarken gözlerindeki yaşlar, kendini göstermeden hep içine akar. Bir aralık ev sahibi Cemil Bey, durgun duran, saygınlıklı insan Şerif İçli’nin yanına gelip yüzünü okşuyor.

Alamam doğrusu dest-i emele” diye başlayan yeni mâhur şarkısını övüp soruyor:

Değerli bestecimiz, yeni eserleriniz var mı?”

Rahmetli, yumuşak, durgun ve edepli, yanıtlar:

“-İddia sınırı içinde değiliz, ama bu güzel meclislerden, belki cemil besteler doğar.” (*)

“Cemil” sözcüğünün iki anlamda kullanılışını mutlulukla izleyen Cemil Bey, hemen üstadın yanına bir iskemle çeker ve kolunu, omuzuna dayanıp Şerif merhuma sorar:

“-Üstadım, benden bir arzun var mı, bir emrin var mı?”

Bir anda Şerif İçli’den bomba gibi patlayan bir yanıt:

“-Var! Beni kurtarın!”

“Ne derdin var, emrinizdeyim”

Bir devlet dairesinde memurluğu da olan bestecimiz, daha da sert haykırır: “Beni, memurlara erzak dağıtma görevinden hemen uzaklaştırın!”

“-Yarın ilk işim bu olacak!”

Büyük sanatçı bir daha kükrer:

“-Bu gece! Bu gece kurtarın beni!”

Herkeste gizli ve sıkıntılı gülümseme… Ama Şerif İçli, hepimizi yeniden şaşırtır ve ağlar:

Bana az verdin, ona çok verdin.. Yeter beyefendi, kurtarın beni!” ve deminki öfkenin ardından hıçkırıklar.. İnsana, “gülerim ben sana hüngür hüngür” diyen Muallim Naci merhumu hatırlatır bir tablodur bu!

Sevgili İçli’yi, İzzet’le birlikte yerden kaldırıp sakinleştiriyoruz. Ama o hâlâ “Beni bu işten, bu gece alın” diye bağırıyor.

Şaka gibi öfkenin de bu türlüleri ummadığımız bir anda anıları sıcak ve kıvamında tutacak güzelleri var.

(*) “Cemil”, Arapçada “güzel” demektir.


Şardağ, R. (1993, Mayıs 13). Öfke baldan tatlı mı?. Milliyet, s. 20. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın