
Ne hırsızlar var, ne hırsızlar… Bunlara bir de kültür hırsızları eklendi. Maliye Bakanı Sayın İsmet Attila söylüyor: “Türkiye’de elli milyonu aşkın insan, vergi borcunu ödemiyor, hem de kasıtlı olarak. Bu yüzsüzleri sergileyeceğiz. Ödenmemiş vergi bocu 1993’te 55 trilyon lira..” İşte size hısızlar; hem de yüzsüz hırsızlar! Devletin görevlileri, bunları yakalayamaz mı? Hükümetin elinde adresleri de var. Devlet istese bu hırsızların tepesine hemen biner. Vergi toplayacak olanlarda da bazı yolsuzlar çıkar, ama genelleşmez bu!
Bir de kültür hırsızları var. Devletin önlemedeki güçsüzlüğü yüzünden yakalanamıyor. Yabancı topraklarda görünenleri ise, hükümetler arasında uzun süren, boğuşmalar sonunda geri döndürülebiliyor.
En Az Dört Beş Bakanla Görüştüm
Ve de anlattım. Uygarlıkların sahibi, salt uygarlık eserlerinin bulunduğu ülkeleri elinde tutan değildir. Yeryüzündeki topraklar kaç kez sahip değiştirdi. Uzun saldırı devirlerinden sonra da yerli yerine oturdu. Eski toprakların son sahipleri, kendilerinden önce gelen ulusların kültür birikimlerinin son emanetçi malikleridir. Bununla ne kadar övünürlerse, insanlık denen yüce milletler topluluğu da tarihsel ve anıları sonsuzluğa dönük yapıtları görerek onların korunduklarına tanık olarak övünürler ve bu hakka sahiptirler. Kültürü sıcacık kollarla kucaklamadır bu!
Biz Türkler
Biz Türkler işte bu dünya değer kültür miraslarının koruyucu sahibi olarak övünürüz. Onların çalınması, kaçırılması hem ulusal, hem de evrensel suçtur; suçların da en büyüğü! Bir Kültür Bakanı’na anlatmıştım: Yıllarca önce üçüncü büyük kentimizin bir başkanının yardımcısıydım. Avrupa dönüşünde, görevinden de ayrılacağı için masasını tasfiye ediyordu. Bana bir avuç tarihsel ve çok değerli paralar bıraktı. (… Müzesi Müdürü vermişti.). Avrupa’da paraca sıkıntıya düşersem kullanırım” diyerek. Paraları ilgili müzeye gönderdim.
Kitap Hırsızları
Başta Süleymaniye olmak üzere Amasya, Kütahya, Kastamonu, Balıkesir, Akhisar, Manisa ve İstanbul’un hemen bütün kitaplıklarında, en az elli yıldır, mecmuaları incelerim. Elli bini aşkın olan bu eserlerin çoğu el yazmasıdır. “Mecmua”, sözlük anlamına uygun olarak, “bir araya gelmiş, toplanmış” demektir. İşte bu mecmuaların içinde birçok kitap toplandığından, konusu beni ilgilendirmeyenleri de görürdüm. Ama bazı kez listede var görünen bu kitaplardan birinin, “Mecmûatü’r- Resâîl” in içinden çekilip alındığına hüzünle tanık oldum.
Topkapı Müzesi bir hazinedir. İstanbul kitaplıkları, hiç akla gelmeyen Anadolu ve Edirne kitaplıkları da öyle. Buralardan, değerine ölçü biçilmez kitaplar kaçırılıyor. Bir gün, daha önce yazdığım Güneş gazetesinin Ramazan sayfası için Topkapı Müzesi’ndeki şaheser bir Kur’an’ın fotokopisini almak istemiştim. Her sayfası ayrı bir hat sanatı şaheseriydi: Kufi, sülüs, rik’a, yeni kufi, nesh, ta’lik gibi Arap, İran ve Türk hat ustalarının ortaya attıkları yazı türleri, altın çerçeveler, altın ve mor mürekkepli noktalarla düzenliydi. O zamanki müze müdürü, “Aman hocam!”, dedi, “Duymadınız mı? Müzede araştırma yapan yabancılardan bir İtalyan, bu Kur’an’ı çalıp götürmüş. Çoğu uzmanlar hırsız; önleyemiyoruz. İtalyanlar her yıl yeni baskılarla Araplara satıyorlar, bu Kur’an’ı.”
Şiraz’da uluslararası Hafız Kongresi’nde Genel Başkanlığım günlerinde, İran edebiyatı üzerinde büyük bir otorite olan Hans Roynar, “Şardağ” dedi bir gün, “Hacı Bektaş Veli’nin (Tefsir-i Besmele) adlı bir kitabı olacak, hocamdan duymuştum. Bir yerde rastladınız mı?”
Türkiye’ye dönünce hemen bütün İstanbul kitaplıklarını taradım. Manisa Gençlik Spor Akademisi’nde iki yıl ders okuttum. Öğleden sonralarımı boş koyarak, sekiz bine yakın zengin el yazmalarını tek tek incelemeye başladım. Altıbine gelince kitap karşıma çıktı. Katibi Hasan Basri‘nin kaleme aldığı eserin fotoğraflarını çektirerek yayınladım. Ama orada bir kitap daha gördüm ki, bugüne kadar eşine rastlanılmadı. Mevlâna’mıza can ateşi dolduran Tebrizli Şems‘in “Farsça Kur’an Yorumu”ydu. Hakkında yetirli bilgi bile edinemediğimiz Şems‘in bir kitabı, hem de Kur’an yorumu. Notumu aldım. Bir yıl sonra, Milliyet gazetesi için fotokopisini çekmeye gittiğimde kitap, Mecmua’dan koparılmış, ipleri sallanıyordu. Günlük gazetelerimizde bir sosyete hanımının aracılığı ile elden ele devredilip kaçırılan Kur’an hırsızlığını da ibretle okudunuz.
Şimdiki Bakan Fikri Sağlar
Geçmişte de hemen her gelen bakan dostumdu. Parti ayrımı yerine insan ayrımını ilke edindiğim için Maraş dışında hepsiyle dosttum. Aziz Fikri Sağlar‘la bu konularda uzun uzun konuştuk. Eser hırsızlığını “mübah” sayan saygısızlarla doluydu yurdumuz. İşte kaçırılan son Kur’an olayı! Eserleri inceleyen yerli, yabancı bilginlerin yanıbaşına önceden kurs görmüş koruma polisi koymak.. Bankalardaki paralardan daha mı değersizdi bu çalınan hazineler! Kitaplıklarımıza İran’dan, Arap ülkelerinden ve dünyanın dört köşesinden incelemeler yapmak üzere kitap kurtları geliyor. Böyle bir koruma kadrosunun oluşmasındaki gecikmeyi düşünün dostum Sağlar, daha pratik olduğuna inandığı bir yöntemi uyguladı, “Ağabey” dedi, “İçim yanıyor, bu kültür hırsızlıkları için. Kitapları koruma bakımından bir düşüncem var: İstanbul ve bazı kitaplıklar dışındakilerin değerli eserlerini Ankara’ya taşıyacağım. Kurt ve böceklere karşı ilaçlanmalarına da dikkat edeceğiz Onları büyük kurtlardan koruyacağız.”
Geçmiş yüzyıllarda bu eserleri bu düşün gömülerini bize bırakanlar, bu sayfaların iki yanlarını boş koymuşlar: Kurtlar kağıdı yemeye kalktıklarında yazıya en son sıra gelsin diye. “Faide” denilen bu yerlere, sonradan başka kitaplar da yazılmış. Sağlar, “Ağabey” demişti, “Eskiler küçük kurtları düşünürken, büyük kurtların bir gün ortaya çıkıp eserleri tümü ile kemireceklerini nereden bileceklerdi?”
Bir Kuşkum Var
Sayın Kültür Bakanı’na bir kuşkumu belirtmek isterim: Acaba o şanına ölçü bulunmaz eserlerden, Ankara’da araştırmacılar faydalanabilecek mi?
Ve bir de gözlemim var: Bir yıl önce Ankara’da kaldığım konukevine telefonla randevu isteyen, tanımadığım bir genç geldi. Elinde bir Kur’an’ın ilk sayfası, Ta’lik’in neshiyle yazılmış, altına ve iki renge boğulmuş. Kağıdı en az altıyüz yıla dayanan bir Kur’an! “Beyefendi” dedi, “Değil mi sizce?”, “Evet en az altıyüz yıllık!”
Teşekkür edip giderken sordum: “Nereden buldun, kimden aldın evladım!”
Önce sustu, Sonra “Allahaısmarladık” sözlerinin gerisine yapıştırıverdi:
“Kültür Bakanlığı’ndan!”
Şardağ, R. (1994, Haziran 23). Kültür hırsızları. Milliyet, s. 18.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

