Heykel kavgasında kim haklı?

Ankara Belediye Başkanı, SHP zamanında yaptırılıp en güzel parklardan birine dikilmiş heykeli kaldırıyor. Televizyonara kadar yansıyan bir tartışma.. Teleizyon habercisi soruyor?

-“Niçin yasakladınız, sayın Başkan, sanat yasaklanır mı?”

Başkan kaçak güreşiyor gibi:

“Bu heykeli seyrederken siz utanmıyor musunuz?”

Haberci, yanıtı Başkan’a verdirmek için çırpınış içinde:

– “Sizce bu heykel ayıplı mı?”

Başkan daha kurnaz:

– “Buyurun, heykelin yanına gidelim; görelim. Bakalım, siz ne diyeceksiniz?”

Heykelin yanına varılıyor. İsa’dan çok önceki yıllarda yapılmış Yunan heykellerinin sentezi olmaya özenen bir yontu. İki çıplak yaratık. Biri dişi, öteki erkek. Affedersiniz, ayıp yerleri furya ortada. O da yetmiyor; Yakında da gördüğümüz bu iki garip yaratığı, biz de sanatın bir köşesine sığdıramamıştık. 

“Nü” mü?

Resmin Nü’sü, yani soyunuk’u var. Kadını soyunuk ortaya çıkarmak demek değil bul! Gözlerimiz, resmin namusu demek olan desen ısısına takılır; çizginin, rengin, ön, orta ve arka planlara doğru ustalıkla kullanılmış gölgelerin cilvelerine dalıp gider. Çıplak kadına karşı şehvet duygusu kimde filizlenir ki!

Bir doğa görünümü ressam ağzıyla peyzaj, evin içi, bir kompozisyon bir natürmort (ölü doğa) karşısındaki güzele tutkunluğumuz neyse, soyunuk bir kadın tablosu karşısındaki tutumumuz da tıpkısıdır. Sanat ve ustalık, güzeli dikizleme çirkinliğine yüz kez, bin kez üst çıkar. 

Parkı süslediğine asla inanmadığım bu, ilişkiye hazır heykeli uzun uzun düşünmüştüm ve bir benzeti, bir eski Yunan kokusu almıştım. Tarihimizin en eski yıllarına iniyorum..

Orta Asya’dayız

Çin, Hind, Türk topluluklarından oluşmuş üç büyük ulusun coğrafyası.. Türk’ün yaşadığı yörelerde resimler var. Göçebe Türkelerle ilgili odacıklar gibi resimler görüyoruz. 

Hind, Budist ve Çin mimarisinin etkisiyle yapılmış mimarlık eserleri var. Çinliler gibi dört sütun üzerine oturtulmuş sadece damlarda oluşan köşkler var. 

Heykeli düşünüyorum:

Orta Asya’da heykeltıraşın elindeki tek malzeme hemen hemen ağaç, tahtaları usta elleriyle oyup sanat becerilerine biçim veriyorlar, onların heykelleri böyle sürüyor. Grek ve Budist karışımı bir eki, onlar, insan ve hayvan heykellerine doğru eğiliyorlar. Ama gövde taştan değil, hâlâ ağaçtan, kollar ve ayaklar, daha yumuşak dallardan oluşuyor! Bambu filizlerinden yapılmış dallar , gövdeye takılıyor. Hazırlanan bu iskeletin üstüne de balçık, kerpiç, alçı gibi bir sıvı ile heykel yoğruluyor. Zamanla Doğu Türkistan heykelciliği, insan boyunda heykellere ulaştı. Yerli ve ulusal renkler yine egemen. Zamanla Hind etkisinde de kaldık. Orta Asya uluslarının yüzlerindeki ortak çizgiler, resim ve heykele de yansıdı. 

Batı Tüklerine Bakalım

6. yüzyılda Batı-Türk Kağanlığı, batıya doğru ilerledi. Afganistan, Hind ve İran’ı ele geçirdi. Yeni kervan yollarını aşarak yeni kültürlerle karşılaştı. Böylece Orta Asya’da karma bir resim ve heykelcikler sanatı doğdu. Ama çıplak kadın ve erkek heykeli yok. Bol bol duvar resimleri.. Orta Asya egemen sanat ve öz üslup, grafik. Bunun, tıpkısına, önemle sürdüğünü görüyoruz. Uygur Türklerinde de benzeri bir sanat görünmüyor. Heykelden yana pek bir girişimimiz yok. Resmin soyunuk’una bile yirminci yüzyılda rastgeliyoruz. 

10. yüzyılda hemen bütün Türk devletlerinin İslâmlığı benimsemiş ve kabullenmiş olmalarından sonra resim sanatı, Müslümanlığın cılız yorumcularınca umacı gibi izlendi. Hoşgörüsü, güzellik tutkusu çok ileride olan Fatih Sultan Mehmed‘dir ki, Türkiye’ye dış ülkelerden ressam getirtmiştir. Ama dünyaya, sesin güzeliyle seslenmek, elleriyle mağaralara bir şeyler kazımak, güzelliklere yönelmek insan olmanın gereği değil mi? Bizde de “resmin şakacıktan olanı, nasıl olsa ciddiye alınmaz, günah sayılmaz” diye minyatür halinde baş yapıtlar yaratıldı. 20. yüzün, doğaya biraz da çocuksu bakış devrimini, biz, dört yüz yıl önce bu minyatürlerde yaratmıştık. Tanzimat’la birlikte Batı’nın resim ve heykel sanatına kapılarımız açıldı. Ne ki, heykelde, cinsel girişime hazır bir kadınla, elinde bibisi, saldırıya hazır bir erkeğin kompozisyonuna pek rastlanıldığını sanmıyorum. Eski Yunan’da eşek sürüsü kadar tanrı var. Bunlar içinde aşk, şehvet tanrıları da bol. Birbirlerinin karılarını değiş tokuş edenler, cinsel sapıklığı kutsal sayanlar da cabası. 

Ankara’daki Heykel

Ankara’daki heykelin, bizim için utanılır yanı elbette salt konusu değil! Bu yontunun bir büyük ustalığa dayanmadığı da bir gerçek. Ankaralılara bula bula böyle bir yontuyu layık görenlere karşı Belediye Başkanı tavır koymakta haksız mı?


Şardağ, R. (1994, Haziran 9). Heykel kavgasında kim haklı?. Milliyet, s. 18.


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın