İncir ağacındaki

İstanbul’da yirmi yedi yaşında bir işçi, çektiği sefalete acıyan anası yerinde bir kadın tarafından korunur. Fakat günün birinde delikanlı, yaşlı hâmisine âşık olur. İtirafı menfi şekilde karşılık görünce gidip kendini bir incir ağacına asar.

Zavallı işçi, kim bilir hangi masal kitabının rüyasına dalmıştı. Kendisinden hiç de farkı olmayan Ferhad’a koskoca padişah kızı Şirin’in bağışlandığını okumuş veyahut dinlemişti. Ama masal devrini, dürüp eski eşyalar sandığına yerleştiren yirminci asrın hakikati sert bir realite olarak karşısına çıkınca, cebinden çıkan bir kalıp sabunla Kur’an’ı Kerim’den anlaşılacağı üzere Allah’ını da unutmadan kendini unutturmaya mahkûm oldu. Deri ve et üstüne yapıştıkça saman alevi gibi sönen zamane âşıkları yanında, bu betbahtın, incir dalında sallanan abdestli ve ılık vücudu bizlere korku ile karışık acayip, adeta kavrayamadığımız bir hüzün veriyor.

O garip âşıkın boyunca, yetişmiş evlâtları bulunan müeddep Türk anası elbette böyle bir harekette bulunacak, nimetiyle perverde olduğu, hem de çocuklarıyla yaşıt bir cüretkârın yaptığı bu teklif karşısında, temiz ve şartlanmış göğsüne konuveren bir at sineğinden ürkercesine silkinecekti. Mukabele görmeyince utancından da olsa kendini öldüren işçi, yaşamak istemediğine göre âşık da sayılabilir miydi; bu da düşünülecek bir şeydir. Âşık umarak, bekleyerek, bulmamasına, görmemesiye bağlanarak seven bir kimse değilse eğer, nedir? Köşe başında başlayıp karşı kaldırımda sona eren sokak aşklarına mı, mutlaka bir karşılık isteyen hodbin isteklere mi, tenden gelen geçici tadlara mı aşk diyeceğiz?

Yaşça büyük, fakat tesirce taze bir hanım efendinin rüzgârı her gün dört yanında sevda meltemleriyle esip durmakta iken bu asıl sermaye ile yüklü gönlünü dönüşsüz bir sefere çıkarışın neye a mahzun işçim?

Bak, bu kadar telâşçı olmana bakarak sana ben bile seven değil, sadece bir şey bekliyendin diyorum. Amma senin ne kabahatin var? Aşk namına önüne serdiğimiz resim, yazı sinema roman ve sairenin bütün dayandığı temeller bu küçük emellerin ve cinsiyet buhranlarının martavaldan farksız hikâyeleriyle dolu değil mi? Kavuşma ümidi içinde şevk ve aşk dolu beklemek, nasipsiz ve visalsiz de olsa beklemek yolunda bütün dünya klasiklerinde olduğu gibi bizde de yazılmış nadide metinleri ne yapıp yapıp hakikî aşk örnekleri olarak genişçe okutmak, yaymak zorundayız.

Şu incir ağacında lüzumsuz yere sallanan garip ölü, öte yana gönderdiğimiz son yazıklı insanımız olmalıdır.


Şardağ, R. (1951, Temmuz 16). Günübirlik / İncir ağacındaki. Yeni Asır, s. 3.


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın