
George Duhamel’in bir hikayesi vardır. Bir adam tiyatroya gider, sahneye bakar, bakar; eve dönünce sırtüstü yatarak düşünür. Yahu, der, ben bu gece gördüğüm aktörlerin hangisine benziyorum acaba! Bu, küçük, hani şu canımıza ve kanımıza yakın hissettiğimiz küçük insanlardan biridir. Geçenlerde şehrimizde cidden başarılı temsiller vermekte olan Ses Opereti’nin bir temsilinden dönünce ben de derin derin düşüne koyuldum. Temsilde zaman zaman istimi ve ateşi kesilip konuşması yarıda kalan bir kekeme adam var. Konuşmak için uğraşıyor, amma, zavallı, pek seyrek olarak düzgün bir cümle telaffuz edebiliyor. Hoş, sanki dili tutuk olmayanlardan doğru bir cümle dizenler kaç adettir; sorulacak şey ya! Evet; ben de onun gibi mi olsam? Az konuşup veya konuşmayıp pot kırmasam. Öyle ya, saylav ve nazır da olsanız, bir kelimenin bazan gözünü patlatıyor, mahcup oluyorsunuz. Amma, adamcağızın konuşma iştiyak ve kıvranışına da bakınca “yok” diyorum. “olmaz, içimin zaptedilemez firarî hislerini hiç olmazsa en sevdiğime duyurmayayım mı?” Neyse, bunu geçelim.

(1910-1978)
Şu evlendirme memuru Efdalettin efendiye ne buyrulur? Adam ezberlediği üç kanun maddesini yüzünün tebessümleriyle formülleştirip habire hayır kazanıyor. Eh, İzmir de bir teşehhüt (kısa süre) miktarı ben de bu işi yaptım. Bir hayli meserret (sevinç) anlarının âdeta sebebi oluyor gibisiniz. Hatta bir gün, kendinden on beş yaş küçük, pamuk gibi genç bir kızı bir yaşlı adama başgöz ettim diye, sanki pederi yerine kaim olan benmişim gibi, herif elime sarılıp şapırdatmaya başlamaz mı? İyi ama, günün birinde felâketle biten evlenmelerin ilk kapısını da ben açıyor gibiyim. Operette bir sakalzade var. (Aziz Basmacı hakkile yaratmış) adamın gözleri açık amma, bir yeri gördüğü yok. Tamam, dedim işte ideal tip. Bir pazar yerinin rezaletten farksız gürültülerini yapıp duran hayat kitabın yapar, onun gibi bir şeylerin farkında olmazsın. Fakat aynı eserde bir garsonun renkli sesiyle okuduğu o duygulu şarkının da bu takdirde farkında olamıyacağım. Hem zaten bakıp görürler o kadar az ki, benim bakar körlüğümün bir kıymeti de kalmayacak. Ya ne olsam? O aşüfte Badem hanım mı? O oynak, fıkırdak kadın mı? Hani her şeyi toz pembe görmek için hiç fena değil. Fakat bu doymaz insanlar, adamın fıkırdak kemiklerini fıkırdamaz hale getirirler. Vallahi! o züppe kikirik otel kâtibi mi ne olsam, hangisi olsam bilmem ki… Koca Enderunî Vasıf iki mısra ile aklıma gelip imdadıma yetişiverdi:
“Bir mârekedir (savaş alanı) hep bu hayat içre giden
Nesin, hele kimsin bilemezsin bunu sen”
Şardağ, R. (1951, Ağustos 5). Günübirlik / Bir operetten ilhamlar. Yeni Asır, s. 3.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

