
Dün akşam, Fuar gazinolarından birinde kırmızı donlu bir adam gördüm. Güneşin son ışıkları, aşı boyalı kafeslerden geçip ona aksedince mi böyle, kırmızılaştı bilmiyorum. Gözlerimdeki dikkat ışıklarını ona yaklaştıkça biraz daha çoğaltıyorum. Evet, tereddüde yer yok, adam, tepeden tırnağa kırmızıya boyanmış. Bu arada yerime oturuyor, bu garip adamı bir köşede bırakıp güneşe bakıyorum. Biz milletçe asır asır onun doğduğu yerden hareket etmiş, kızıllıklarını takip ederek battığı yere doğru hiç sonu gelmemesiye bir sefere çıkmışız. Batıya doğru olan bu haşmetli gazalar dünya yüzünde şöhretimizi perçinlemiş.
-Bir çay yap, şöyle demli olsun!
Tamam kırmızılar giyinmiş adama bir de çay geliyor ki o da kırmızı.
Bu adam bende çeşitli hâtıra zincirinin halkalarını çözüyor. Meşhur Sthandal’ın “Kırmızı ve Siyah” adlı eserini hatırlıyorum. O kerestecinin kaşarlanmış oğlu Sorel’in ihtiras ile boğuşan zekâ mücadelelerini yeniden gözlerimde canlandırıyorum. Sonra bir sürü korkunç söz hatırlıyorum ki ilk kelimesi hep kırmızının koyusu ile yapılmış. Kızıl derili, kızıl hastalığı, kızılca kıyamet gibi. Kırmızının veya kızılın hem sevilen, hem sevilmeyen tarafları vardır.
-Oğlum nargileye kızıl bir ateş ver de dumanı doğru çıksın. Bizim kırmızılara gömülü gazino komşumuz bu sefer, nargilesi için kızıl bir kor istiyor.
Bir aralık, bayrağımız, köylülerimizin sevdiği renk kırmızıdır, diye düşünüyorum. Hatta çocukluğumuzda ilk idrak ettiğimiz renk de kırmızı değil midir?
Fakat bazı öyle kelimelerimiz var ki bir soğuk, bir sıcağın birleşmesiyle meydana gelmiştir. Mesela “Kankırmızı” da, kan gibi soğukça bir kelime ile, “kırmızı” kelimesi birleşmiş ve yediğimiz nefis bir karpuza alem olmuştur.
Fakat adamın da bir yere gideceği yok ki… Herif püskülünden, pabucuna kadar kırmızı giymiş. Habire bana hayal ettirip duruyor. Kırmızı ceketine bakıyor, biraz daha koyusunu gözönüne getiriyorum. Kızıl! Aman Tanrım! Kırmızı neyse ne ama, fikrin ve siyasetin kızıllığından bu milleti sen koru!
Tepeden tırnağa kırmızılar giymiş olan adam kalkıyor ve bende de hayal bitiyor. Adeta öksüz kalmış gibi ben de yerimden ayrılıyor ve hakikatin sert kayasına çarpıyorum: Büyük Hâmit boşuna söylememiş:
“Az çok hayalden gelir insana tesliyet (teselli)
Pür iğbirardan (gücenme) yüzü gülmez hakikatin”
Şardağ, R. (1951, Ağustos 30). Günübirlik/Kırmızı. Yeni Asır, s. 3.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

