
Evvelsi gün, bahardan nişan veren, gün güneşlik havada, Karşıyaka’nın bir kır kahvesi önünden geçiyordum. Yaşlıca, hafif göbekli, saat kösteği yelek ceplerinden sarkan babacan bir adam, önüne çektiği iskemleyi müteakip, garsona kahvesini ısmarladı. Tam bu sırada benim dikkatimi garsonun sesi çekti:
-Sür sadeden!
Birkaç defa şu kahveyi ben de tecrübe etmedim değil. Fakat her defasında, dilimde buruk bir çeşni, suratımı ekşiterek içtiğimi hatırlarım. O gün de, neden bilmem, benim de bir sade kahve içesim geldi. Oturdum. Bir de ben sadeden sürdürdüm. Bu sefer dekorun ve şu “sade” sözünün güzelliğinden midir nedir; bayağı, hoşlandım da. Şekersiz, etsiz, yağsız, kaymaksız ve balsız yemekleri, o güzelim sade yemekleri düşündüm. Bir ara eski giyim kuşam aklıma geldi. O benek benek hareli kumaşlar, o renk renk desenler içinde bile sade olan üst başımız, o ağır vakur ve sade tavrımız, o birkaç milletin kültüründen derlenmiş kelimelerle de olsa üstüne basa basa tatlılaşan, sesler ve hecelere bir ağır başlılık, bir haysiyet katan konuşma üslûbumuz. Bütün bu dünde kalan ince ve sade vasıflarımız içimde renklenip yeniden filizlendiler.
-Sadeden!
Ondan olan hangi şey güzel değil ki… Hele güzel sanatların talihi “sade üslûp” sahibi ustalar elinde yükselmedi mi? Süslü ve zorlama söz kalabalığı ile meydana getirilen abur cubur cümle konstrüksiyonları hiçbir devirde müşteri toplayamamıştır. Şimdi şu Ege şehirlerinin ölümsüz evlâdı Homeros’u nasıl düşünmezsiniz. Teşbihsiz, sıfat mıfat kullanmadan gönülcüğünden kopa gelmiş kelimelerle yarattığı o sadeliğin zaferi diyebileceğimiz mısralar, İzmirimizin çekirdeksizi kadar bize yakın değil midirler? Simonides’i, Yunanlı lirik şairi hatırladım. Ömür boyu süren derin bir aşk saltanatından sonra gönül kahramanı olarak can veren bir âşığın mezar taşında, onun dili ile bakın ne sade, ama ne ebedî konuşur: “Beni böyle sonu gelmez bir baygınlık içinde sırtüstü uzandıran aşktır yolcu! Sen beni öldü mü sandın?”
Koca Yunus’umuz da bundan, bu sadeliğinden dolayı büyük değil mi? Tanzimat’tan bu tarafa, yüz senedir, şiiri, bir acayip lâf etmek sanan nice şatafatlı söz meraklısının, edebiyat tarihinin mezarlığında yatmakta oldukları malûmdur. Karşıyaka’nın sevimli Yanıkoğlan’ını neden mi severim? Çünkü şiirlerinde mizacı ve hali gibi sade, mütevazı bir eda vardır. Unutulmak kı mukadderdir? Bakın size düpedüz bir ifade içinde canlanan ölmez mısralara:
“Hey yarenler bu dünyada
Bir gün atlı da yaya da,
Görülmüş gibi rüyada
Unutulur unutulur.”
Nice afili nisyan edebiyatına rağmen ne unutulmaz bir ifade.. Sade benim göbekli dostum mu sadenin safasını sürsün? Bize de ey zevkimizin kahvecisi: sür sadeden!
Şardağ, R. (1952, Ocak 16). Günübirlik/Sür sadeden. Yeni Asır, s. 3.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

