Bülbül

Dün gece, hayırdır inşallah, kendimi bir çiçekli bahçede buldum. Dört yanımda kendi işleriyle meşgul olan insanlar vardı. Bahar, ılık esintisi ve yumuşak karakteri ile ruhları doldurmadaydı. İşte sevinmesi gerektiren bu ahval içinde, birden bire karşımda korkunç bir mahlûk gördüm. Çengel gibi gagası, pis bir yüzü, keçi sivriliğinde bir boynu vardı. Neresine baksam iğrenesi bir kaçınma ile kendimi bir anda ondan kurtarmak istiyordum. Pis mahluklar rüyada olduğu gibi dünyada da bulunduğu için bunu yadırgamamak lâzımdı ama beni meraka düşüren cihet şu oldu: Birisine adını sordum ve “Bülbül” cevabını aldım. “Tövbeler olsun bunun neresi bülbül yahu” dedim. “Bizim bildiğimiz, bülbül, güzel ve şirin bir mahlûktur.” Sonradan, “Dur bakalım, rüya âlemindekilerin belki yüzleri çirkin, fakat sesleri güzeldir.” diye düşündüm. Ama konuşmaya başlar başlamaz bu düşüncem de iflâs etti. Çünkü çıkardığı kerih ses bir yana, durmadan sağındaki soluna, solundaki sağına kaçınıyor, bir tevzir, bir dalaş, bir çığırtkanlıktır gidiyordu. Ortada da zahir, dünyada olduğu gibi safderun partililer, hamakatçe (ahmaklıkça) notu üstün olan kimseler vardı ki bu sevimsiz mahlûktan ders almaya şitap (acele) ediyorlardı. Yalnız çıkardığı sesler de bir acaipti. Sağdaki ile başka, soldaki ile başka türlü konuşmuyor mu? Allah Allah! Her tarafından ayrı bir dil sarkmada… Her dil, ayrı bir tahrik ve kızıştırılıcık rolünü ifa ediyor. Duraksadım, Bülbül ha! Yahu, bizim bildiğimiz, bülbülün, güle âşık olmaktan başka bir teranesi yoktur. Bu mahlûk ise her muhitte ayrı bir dil, ayrı bir karakter arz ediyor. Bu ne kepazeliktir. Derken efendim, ortalık bir karıştı. Bu bülbül bozuntusunun sözlerine kanan bir gurup ötekine çullandı; tabiî mukabil tarafta boş durmadı.

Bana onun adını bülbül diye işaret eden yaşlı adamı, gözlerim beyhude yere arıyordu. Eğer bulsaydım, “Beybaba” diye yakasına yapışacaktım. Bülbülünsesini duyanlar kendinden geçerler ve ortalığa tatlı bir sessizlik hâkim olur. Bu rengi, şekli kararsız olan mahlûka nasıl bülbül deriz ki kardeşleri birbirine düşürüp durur. Fakat ihtiyarı bir türlü bulamıyordum. Tam bu sırada ne oldu, benim gibi, bülbülün gizli maksatlarını anlatanların sözleri mi kâr etti, ortalığı bir sükûnettir kaplayıverdi. Bu hale şaşırmayan da kalmadı. Peki deminki gürültü yerine bu âni ricat, bu sükûnet neye? Kendi kendime bunun izahını yapayım derken omuzumda ihtiyarın elini duydum: “Evlât, merakın giderilsin. Ona bülbül adını ben taktım. Çünkü hakikat anlaşılınca bir gün dut yemiş bülbül gibi susacaktı. Bak şimdi ortalıkta yok. Yerin dibine geçmemişse eğer, yerin bir köşesine gizlenmiş olmalıdırlar. Evet o bülbüle hiçbir bakımdan benzemiyordu ama, sonunda birdenbire bu susuşu yok mu? İşte yalnız bu halinin bülbüle benziyeceğini düşünerek adını vermiştim.”

Ben uyandım, bilmem hâlâ uyuyanlar var mı?

İşte bu kadardır ol hikâyet
Bakisi düruğu bî nihayet”


Şardağ, R. (1952, Mart 20). Günübirlik/Bülbül. Yeni Asır, s. 3.


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın