
Halimize uzaktan bakan kimse, elimize taşlar alıp dövünesi bir duruma geldiğimizi rahatça fark eder sanırım. Aralarında hiçbir ayrılık gözetmeden her hadise karşısında, ne de çabuk üzülüyor, olanları karamsıyor ve sümsükleşiyoruz. Birkaç kuşak ve göbek arkamızda kalan büyüklerimizin, en büyük felaketi bile kader adlı bir kuvvete yoran dayanıklı, kalender bir hali vardı. Çok şükür, maziden gelen her şeyi olduğu gibi, bugün bunu da gülünç buluyoruz. Fakat onun yerine peydahlamış olduğumuz karakter, daha mı az gülünçtür? Çocuğumuz karnesini iki kırıkla getirmiştir. Buna ne kadar yanıyor, kendimizi kaybediyorsak, bir sel felaketinde de bir daha düzelemeyeceğimizi zannederek öylesi firaklı oluyoruz.
Küçük keder ve üzüntüler… Büyük ıstırap, insanoğlu için nasıl yükseltici olmuşsa, bu da o derece çökertici olmuştur. Evde biri hasta olur; matem tutarız. Bir arkadaş, insanlık icabı, beklemediğimiz bir anda bizi kırar; her şeyi karanlık görmeye başlarız. Etini bir biftek nefaseti içinde sunması bile beceremiyen bir dilber, size burnunu kıvırır; yandığınız gündür. Topu topu üç tane büyük şehrimizde riyakarlara ve dalkavuklara rastlarsınız; memlekete ahlakı yok olmuş farz etmekten başka çareniz kalmaz. Günün yirmi dört saatinde beş on defa değişmesi muhtemel olan talihinizin ilk ters işareti ile sırtüstü devrildiğinizin resmidir.
Fakat unutmamak lâzım ki bu keder mevzuları sadece kendi hayatımızda gözükmekte değildir. Açın romanlarınızı, bakın kahramanlarımıza. Hepsi de mükedder hanım veya mükedder beylerden ibarettir. Bu aşağılık kalitedeki keder, şiirimizin, romanımızın adeta soluğunu kesmiştir. Geçin siyasi hayatımıza: Bu memlekette her partiye mensup olanlarla, partisiz olan bütün vatandaşların milli bir şuurla başardıkları demokrasinin meyvelerini mi toplamak lazım geliyor. Bilmem hangi vilâyetin bir bucağındaki muhalif bir bucak başkanını arı sokup canını acıtsa, “Eyvah, demokrasi elden gitti” diye feryadı bastırıyor.
Hadiselerin daima kabuğunda dolaştığımız için en küçük bir rüzgar dalgasıyla sendelemekteyiz. Halbuki derinlerde dolaşsak, ne yağmur, ne fırtına bizlere çarpmak fırsatını bulamayacak. Dünkü şiirimiz ve musikimiz kendi yarattığı büyük ıstırabın lezzeti içinde sarhoştu. O zamanki insanlarımız felaket ortasında bacak bacak üstüne atmış bir keyif ehlini akla getirir. Bu günün insanları ise, bir damla yağmurda kendini boğacak bir okyanus kuvveti gören şaşkın ve perişan mahluklardır. Büyük ıstırap, alime insanlığı kurtaracak keşif kapılarını açtı. İtimatlarından soyulup bütün hamlığı ile meydana çıkmış insanlara döndürdü. Maziye doğru yolcu ettiğimiz o büyük tahammül ve mukavemet hissimiz, halkımızda hâlâ yaşamakta, buna eminim. Sevgili dostum olan Aşık Veysel, son gönderdiği mektubuna eklediği bir şiirinde hâlâ, evet hâlâ diyor ki: “Acıya, mihnete dalmayan âşık ne yemiş; ne doymuş; eli bulaşık.”
Ya şehirlerde şu keder kumkuması halimiz nedir?
Şardağ, R. (1952, Nisan 14). Günübirlik/Neden böyle mükedderiz?. Yeni Asır, s. 3.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

