
-Aman yavrum, ne istersiniz garipten; bırakın kendi haline!
-Hişt çocuklar, ayıp size!
Böyle diyor, ikaz ediyorum ama, kimin kulağına giriyor ki. On sekizinde var, yok, bir meczup çocuğu bir grup mektepli ortalarına almış, kızdırıp duruyor ve zavallı kanter içinde bağırtıyorlar:
-Yapmayın be keratalar! Annenizi, ablanızı…
Tabi deli bu, anne ve ablalarına rahmet okumadığını tahmin etmişsinizdir.
Bir yaz akşamı kordon boyundaki gazinonun ön cephesinde, cadde ortasında, almışlar oğlancağızı ortalarına; bam teline, püf noktasına, daha bilmem hangi tel ve noktalarına basıp duruyorlar.
Yukarıdan lâf kâr etmeyince, gazinodan kalkıp caddeye indim. İçlerinde belki de lisenin son sınıflarına geldiğini sandığım bir iricesinin kolundan tutup çekip uyarmak istedim:
-Kardeş, yavrum bak bana! Sen bari bunları vazgeçir. Herkesin gezip eğlendiği bu caddede şu garipten ne istersiniz?
-Bırak be ağabey, nutuk mu dinliyeceğiz?
-Siz mektepli misiniz?
-Evet, ne olacak?
“Ne olacak” dedi ama, biraz sertçe. “Delinin nasibi bu akşam bir yol eza çekmekmiş” diye düşünüp yanlarından ayrıldım. Ama merhamet bu! Kötülük ve zulüm kadar insan oğluna ârız olan bir hastalık; peşimi bırakır mı? Oncağız da ağlanacak bir gülünçlük, çaresiz bir figan ile bağırmıyor mu?
-Yapmayın ulan!
Ve daha bir sürü astarsız lâf. Doğmuşlarından ölmüşlerine kadar savurduğu küfür ve hakaretlerle sırılsıklam ıslanan yumurcaklarda ise bıkıp usanacak göz yok. Biri pantalonundan çekiyor, biri saçlarıyla oynuyor, biri de ötesini berisini çekiştiriyor. Yine dayanamayıp dönüyorum:
-Yahu çocuklar, hepinize söylüyorum. Şu hakaretleri, şu sülâleniz boyunca okunulan rahmetleri dinlemek ağır gelmiyor mu size?
Biri atılıyor:
-Delinin lâfına mı bakarız biz?
Hani cennetten çıkma o leziz kızılcık ağacının ince dallarına tam lüzum hasıl olduğu bir an ama, kalabalık pek fazla.
Boynumu büküp, içim burkularak, bu şerirlerin elinden kendini kurtarmak üzere bir oraya, bir buraya zıplayan talihsizi seyretmeğe mecbur kalıyorum ki, bu akıllı uslu zalimlerden biri yanıma yaklaşıp soruyor:
-Affedersiniz ama siz polis misiniz? Bize ne karışıyorsunuz? Kimsiniz?
-Ben mi?
-Evet necisiniz?
Dayanamayıp ilâve ediyorum:
-Düne kadarını bilmiyorum ama, şu andaki mesleğimi iyi öğrenmiş bulunuyorum.
-Nedir?
-Eşek çobanlığı!
Şardağ, R. (1952, Haziran 21). Günübirlik/Eşek çobanlığı. Yeni Asır, s. 3.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

