Çoğalmış

İstanbul’un birkaç sene içinde yepyeni bir çehre iktisap etmesi mümkün değil tabii. Koca alâmet şehirde sarfettiğiniz emekler, dev misali bir hacme sahip olmayınca elbette eriyip gidecek. Sadece bir şey dikkatimi çekti. Efendim, eskiden beri mevcut olan ve hemen her şehirde rastgeldiğimiz öyle nesneler var ki burada pek çoğalmış. mesela armut; ne kadar da bol. Sokaklar, caddeler, hülâsa bütün köşe başıları armuttan geçilmiyor.

Aman canım, o senin dediğin hangi şehirde yok ki” diye kelimenin öte mânasını murad ettiğimi sanmayın… Hani şu hep iyisini yediğimizi zannedip durduğumuz meyve yok mu, işte onu kasdediyorum. Kısmen ucuz, fakat her çeşidi, her boyu pıtrak halinde, iştahlarımızı çelmeye çalışıp duruyor. İstanbul’da çoğalan sade armut değil. Bir gün sergiye gittim, baktım, hemen tepemin hizasından gökyüzü çatlıyormuş gibi bir gürültü ve tarraka ile koskoca bir uçak geçiyor. Kendimi sakınayım derken kafama küçük, paraşüt şeklinde bir kâğıda sarılı Paro maması düşmez mi! Meğer bu mamayı imal eden müessese bir uçak tutmuş, şehri birbirine katıyor. Ahali, hele çocuklar küme küme onun attıklarını kapışıyorlar. Reklâm dediğimiz şeyin de görülmemiş, işitilmemiş olanları birbirleriyle adeta muharebe halinde. Çoğalan sade reklâm mı ya! O ne seyyar satıcı bolluğu? Hele gece vakti köprü üstü biraz tenhalaşınca ileriye ve geriye koydukları öncü ve artçılara, nöbetçi karakollarına güvenerek köprüyü istilâ ediyorlar, zabıta memurunun geldiğine dair bir işaret alır almaz, tabanları kaldıran kaçıyor, memur arkada, onlar da önde, koş babam koş; bir lokmacık nasip için herkesin uyku ve istirahat saatinde köprü üstünde cereyan eden bu ezelî koşu bir hayli devam ediyor. Bir gün öğle üstü köprüden geçiyordum. Parmaklıklara dayanmış heybetli bir kalabalık Allah’ın sıcağında denizi seyrediyordu. Vapura yetişecektim. Hem biliyordum, belki seyredilecek bir şey de yoktu. Ama insan oğlu değil mi bu; alıklığım da üzerimde idi. Eğilip baktım. Vallahi ortada hiçbir şey görülmiyor. Gelgelelim büyük bir tecessüsle, kan ter içinde, herkesin gözü ve burnu denize ve dubalara dalıp gitmişti. Efendim, İstanbul’da kendim de dahil, sadece alıklar çoğalmış değildi. Görmeyeli plâjlar, misafir kabul eden yabancılar, zengin dilenciler, belden aşağı dergileri, gazete mezbelelikleri, Beyoğlu’nda adım başında resmen bar denilemeyecek olan Amerikan barları (dostlarım, gittiğimden değil, sadece uzaktan gördüğümden bu yerleri öğrendiğime inansınlar isterim) ve daha pek çok şey çoğalmış. Ama gelgelelim, çoğalanları saydıkça yârin zülfüne dokunurum diye korkuyorum.


Şardağ, R. (1952, Temmuz 16). Günübirlik/Çoğalmış. Yeni Asır, s. 3.


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın