
Dün büyük bir telâş içinde maliye dairesine gitmek üzere ikinci beyler sokağına girmiştim ki sıcak şakaklarımdan, sade şakaklarımdan mı ya, her yanımdan ter damlalarını döktürüyor; gözüm adeta önümü zor görüyordu.
Fakat bir aralık bakışlarıma ince ve çıtır pıtır bir genç kız ilişti. Yakası kapalı, çağla yeşili entariye yaslanmış bir çift beyaz kol, güneşe mukavemet yarışını kazanmış iki na mağlup gibi omuz başlarından aşağı uzanmış. Canımın tenimden dışarı fırlayacak kadar sıkkın ve bıkkın olduğu bir anda birden geriye dönüşümden de anladım ki bu hanım kızımızda incelik sadece kollardan ibaret değildi. Yavaşladım, işimi bir tarafa atıp, aklımı bu tarafa döndürdüm. Yanımdan geçerken (hayır, hayır yanımdan geçmedi, adeta kayar, kanatlanır gibi gitti.) Daha iyice dikkat ettim: İri bir badem gibi beyzî bir yuvarlaklık içinde yukarı doğru genişleyen gözleri, uçlara doğru bir anda keskin bir incelikle yumuşayıvermiş.
Kadın asırların hayal ve minyatür kızları gibi kaşlar, dudaklar ve kavun pembesi yanaklar çekilmiş mi çekilmiş, incelmiş mi incelmiş! Bu incecik bedenin iç bünyesi de deruni incelikle müşerref olmuş mudur, bilmem ama ben onu öyle hayal ettim ve sonra inceden inceye yol bularak dünyanın bütün köşe bucağını inceliklerle doldurdum. Şu altı yüz senelik zavallı divan ve halk, şairlerine bir baksanıza! Gözlerinin önüne kadın diye hamur işi, göbek ve gevşeklikten ibaret bir kadın kainatı dolduran realiteye ne kadar düşman kesilmişler ki muhayyeleleri inceden başka bir şey görmemiştir. Boy mu? Servi misali uzun ve ince; Bel mi? kopacak kadar küçük; adeta ince kemer altında sıkılmış, eza çekmekte, bir yürürler, uzun etekleri tozlarla birlikte bilcümle gönülleri de peşinden süpürüp gider. Halk şairi sanki başka türlü mü söylemiştir? Onda servi mi idi? Bunda da Eliftir. “İncecikten bir kar yağar – Tozar Elif Elif diye” yirminci asrın incelik realitesini bizimkiler 1400 ncü yıldan beri tasavvurlarının mahsulü olarak terennüm edip durmuşlardır. Mütasavvıf, ilâhi perhiz ve riyazetten ötürü ince bir dal gibi kalmıştır.
Mevlevinin başında kalın ve şişko bir başlık değil, semaya el açar gibi uzanmış sipsivri bir küllâh vardır. Annelerimiz bir işlemenin ilmiğine bir ömrü yatırmışlardır. Hem canım çıplak realiteye ne diye bakmıyoruz? Vücudumuzda kollarımız ince uzun olduğu, ellerimiz ince uzun olduğu, boyumuz ince uzun olduğu nisbette güzel değil midir? İncecik kadar güzel bir şey var mıdır? Malatyalı Ümmî nine (Edebiyatımızın henüz hiçbir metni ile varlığından haberdar olmadığı kadın şair) Tanrısına yalvarırken ince ve zayıf olmanın Allah’a yaklaştırıcı bir tarafı olduğunu ne kadar güzel ve ince ifade etmektedir:
“Tenimi öyle incelt hem zaif kıl kim
Bana benden de bir şey kalmasın yarab”
Hey Allahım! Yerinden vinçle kalkamayan insan oğullarını kopuncaya kadar incelt!
Şardağ, R. (1952, Temmuz 31). Günübirlik/İnce. Yeni Asır, s. 3.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

